• 11.05.2013 00:00

 9 mayıs perşembe günü, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın, Quai d’Orsay’deki Bakanlık binasından tam 63 yıl önce yaptığı konuşmanın yıldönümüydü. Eski Kıta’yı barış temeli üzerinde birleşme hedefine götürecek ilk adımı atmaya davet eden ve yakın tarihe “Schuman Bildirgesi”olarak geçen o konuşma, Milano Zirvesi’nden (1986) bu yana “Avrupa Günü” olarak kutlanıyor.

Sözkonusu ilk adım, milyonların yaşamına mal olan iki dünya savaşı başta olmak üzere Fransa ve Almanya’yı seksen yılda üç kez karşı karşıya getiren husumetin ortadan kaldırılmasıydı. Bu hedefe bir yıl sonra, bildirgede önerilen Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (AKÇT) kurulması ile varılacak ve Avrupa Birliği’ne giden yol ardına kadar açılacaktı.


Akla çağrıyı, kaba kuvvetin yerine koymak

İsviçreli Profesör Henri Rieben, 9 Mayıs 1950’yi başlı başına bir devrim sayıyor ve “kaba kuvvete başvurmayı, akla çağrıyla değiştirmek” olarak tanımlıyor. Savaşın yaralarının daha tamamen sarılamadığı, Marshall Planı’na karşın çökmüş ekonomilerin ayağa kaldırılamadığı ve ideolojik temelde yeni bir bloklaşmanın baş gösterdiği bir ortamda, Eski Yunan’dan bu yana süren savaş kültürü ve intikam geleneğine son vermek büyük bir devrimdi elbette.

Avrupa Birliği’nin (AB) özellikle bu yönünün ön plana çıkarılmadığı Türkiye’de medya Schuman Bildirgesi’ne, barıştan çokça konuşulduğu bu dönemde bile yeterince yer vermiş değil. Bu tesbite belki ülkeleri barış temelinde biraraya getirmekle terör örgütlerine silah bıraktırmanın aynı şey olmadığı gerekçesiyle itiraz edilebilir, ama aynı felsefi temele dayandığına kuşku yok.


Çeşitlilik içinde birarada

Aklın gereği, Avrupa’da ülkeleri barış temelinde biraraya getirmekse, yolu da AB’nin 2000’de kabul ettiği, Latince “in varietate concordia yani “çeşitlilik içinde birarada olma” ilkesini benimsemek. Bu ilke sadece üye ülkelerin AB içinde çeşitliliğini vurgulamak için kullanılmıyor; ayrıca özellikle kendi içlerinde uygulamaları ve yaşama geçirmeleri gereken ortak demokratik değerleri temsil ediyor.

Türkiye’nin bu ilke bağlamında yükümlülüklerine bakıldığında, bunların yeni anayasa kapsamında tartışılan konular olduğu görülüyor. Örneğin tüm yurttaşlar arasında eşitliği sağlayan, onların varsa anadil veya din ve mezhep farklılıklarını güvence altına alan, anadilde eğitim gibi temel hak ve özgürlüklerini benimseyen ve asgari düzeyde de olsa yerelleşmeyi yaşama geçiren bir anayasa.

Sonuç olarak AB’nin Eski Kıta’da barışı herkesi ortak demokratik değerler etrafında biraraya getirerek sağladığının, barış ve demokrasinin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunun altını çizmekte yarar var.


Ayrışmaya karşı güvence

Türkiye’de evrensel demokrasiye karşı çevreler Helsinki Zirvesi’nden bu yana AB ölçütlerinin, yani ortak demokratik değerlerin ayrışmaya yol açtığı propagandasıyla toplumun beynini yıkıyor. Bugün çözüme karşı çıkanlar da, yeni anayasayı bloke edenler de genelde bu yaklaşımla hareket ediyor.

Böyle olsaydı, 1986’da AB üyesi olan İspanya çoktan iki-üç parçaya bölünmüştü. Oysa son aylarda Katalunya’nın başını çektiği ayrılıkçı girişimler en son üç gün önceki gibi, Anayasa Mahkemesi duvarına çarpıyor (ayrıntılar için bkz. www.hispanatolia.com). Bir üye ülkenin özerk bölgesinin tek yanlı bir kararla bağımsızlık ilan etmesi hâlinde AB üyesi olması mümkün değil zaten.

Avrupa’ya bakıldığında, anlaşarak ayrılan Çek Cumhuriyeti ve Slovakya dışında bölünen tek ülkenin ortak demokratik değerleri benimsemek şöyle dursun, yönetimi soykırıma varan ciddi insan hakları ihlallerine yol açmış bulunan Eski Yugoslavya olduğu görülüyor.

Sonuç olarak, Türkiye’nin bütünlüğünü güvence altına almanın yolu da mevcut çözüm sürecine, kuşkusuz ortak demokratik değerler temelinde, destek vermekten geçiyor. Ama bunu yaparken nüanslar üzerinden bölünmemek ve hep birlikte hareket etmek de önem taşıyor.


[email protected]