• 14.05.2013 00:00

 Suriye istihbarat örgütü El Muhaberat’la ilişkili kişilerce düzenlendiği anlaşılan Reyhanlı’daki kör terör eylemi, kan ve gözyaşını yeniden siyasi gündemin ilk sırasına çıkardı. Eylem öncelikle Türkiye’nin Suriye politikasına tepki izlenimi veriyor. Zira zamanlaması, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun dediği gibi, ayrıca dikkat çekiyor; Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretinin arifesine denk geliyor.

ABD Dışişleri Bakanı Kerry geçen hafta Rusya’yı ziyaret etmiş ve iki taraf Suriye konusunda Cenevre Mutabakatı’nda belirlenmiş dönüşüm planını temel alacak bir uluslararası konferans düzenlenmesi hususunda anlaşmaya varmıştı. Davutoğlu konuyla ilgili olarak, Suriye’de rejimin devamını mümkün kılacak temelde bir diyalogun mümkün olmadığını açıklamış; bu görüşü Kerry ile paylaştığını belirtmişti.


Suriye politikasının doğrusu, yanlışı

Suriye’nin Baas’ın elli yıl önce darbeyle iktidara gelmesinden bu yana siyasi yaşamını ve rejimle iki yıl önce demokrasi ve özgürlük talebiyle toplu protesto gösterileri başlatan sivil muhalefet arasındaki iç savaşı “Suriye’ye karışmak ya da karışmamak” başlıklı iki yazımda özetlemiştim. Suriye olaylarını “insan hakları ihlalleri” olarak ele alan BM Genel Kurulu kararlarını hatırlatıp, bu ülkenin“içişleri” olarak değerlendirmemek gerektiğini vurgulamıştım.

Bu itibarla, uluslararası arenada doğru ve saygın politikanın Suriye’de demokratikleşmeyi ve insan hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini savunmak olduğuna kuşku yok. O bakımdan hükümetin Suriye politikasının “eksen olarak” yanlış olduğunu söylemek o kadar kolay değil.

Buna karşılık hükümetin bu politikasını gerek Esed rejimine yönelik üslubu, gerekse Suriye muhalefetiyle ilişkileri bakımından eleştirmek mümkün. Reyhanlı’yı ne ölçüde engelleyebilirdi bunu bilmek kolay değil, ama politikasının dozunu özellikle büyük güçlerin bölgeye bakışı ışığında dengeleyebilir, bu kadar çok ön plana çıkmayabilirdi.

Nitekim atıf yaptığım yazılarımda bu politikanın, doğru yönde olmakla birlikte, “Rusya ve Çin, vetolarıyla rejime oksijen sağladığı, İran da, tüm ağırlığıyla bölgedeki müttefikine aktif destek verdiği için güvenlik riski taşıdığını” belirtmiştim. Yazımı, Türkiye’nin asıl sorununun, dış politikada yanlış kutup seçmekten değil; iç politikada Kürt sorununu çözecek demokratikleşme adımlarını bir türlü atamamaktan kaynaklandığının altını çizerek noktalamıştım.

Hükümet çözüm süreciyle iç politikasını Suriye politikasıyla uyumlaştırma yolunda bir adım attı. PKK’nın silahlı mücadeleyi durdurmasıyla da Reyhanlı’da başka komplolar aranmasına gerek kalmadı.


Alternatif politikalar

Hükümetin Suriye politikasına alternatif olarak izlenebilecek iki politika var. Biri “içişlerine karışmamak”, öteki Esed’i açıkça desteklemek. Alternatif politikaları savunan ana muhalefet partisi,“içişlerine karışmama” ilkesine ağırlık vermekle birlikte, mensupları arasından “Esed’i emperyalizm karşısında dimdik duran aslana” benzetenler de çıkıyor. CHP’nin son dönemde Suriye’ye resmî bir heyet gönderdiği gözönüne alınırsa, bu iki çizginin iç içe girdiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Her ikisi de Esed’e nefes aldırıyor, zaman kazandırıyor sonuç olarak.

Bu yönde bir politika izlenseydi, Reyhanlı olmaz mıydı, başka taşeronlar devreye girer miydi, PKK silahlı mücadeleye son verme sürecini yine de başlatmış olur muydu gibi yanıtı olmayan birçok soru geliyor akla. CHP’li Gürsel Tekin, hükümeti bir yandan iç barışı tartışırken, öte yandan savaş çığırtkanlığı yapmakla suçluyor. İnsan hakları ihlallerinin doruğa çıktığı, iç savaş yaşayan bir ülkeye“insani müdahale” yapılmasını savunmak ne derece savaş çığırtkanlığı olur, ayrıca çözüm süreci ile ne kadar çelişir acaba?

Sorunun yanıtı siyasi görüşlere göre değişebilir belki, ama Esed’e nefes aldıracak politikaları savunmakla, AK Parti’nin başkanlık önerisine diktatörlüğe yol açacak kaygısıyla karşı çıkmak arasındaki derin çelişkiyi gözden kaçırmak hiç ama hiç mümkün görünmüyor.


[email protected]