• 21.06.2013 00:00

 Gezi Parkı’na topçu kışlası yapılıp yapılmaması konusunda hükümet cephesinde atılan (geri) adımın parkın işgalini gündemden düşürmesi gerekiyordu. Cuma gecesi çevreye doğal olarak en duyarlı parti olan YSG (Yeşiller Sol Gelecek) başta olmak üzere, sol parti ve örgütlerin çoğunluğunun görüşü bu yöndeydi en azından. Demokratik bir hareket amacına ulaştığında ya da en azından yaklaştığında, kazanımını yitirmemek için durdurulması bilinmeliydi.

Ne var ki o gece Gezi’de sabaha kadar süren tartışmalarda, lideri Ergenekon davasında yargılanan partinin başını çektiği bir grup, direnişin yurt sathına yayılması için taleplerin park sorunlarıyla sınırlanmaması ve hükümetin istifası ya da devrimin gerçekleşmesi (!) gibi bir dizi koşul içermesinde ısrar etmişti. Böylece grup beraber yola çıktığı çoğunluğun desteğini yitirmek pahasına polise karşı verdiği “devrimci” mücadeleyi sürdürecekti. Ama oyları yüzde 2’yi bile bulmayan solun içinde dahi azınlıkta kalan bir grup devrim mücadelesini demokrasi kuralları içinde başarıya nasıl taşıyabilirdi ki?

Aşırı sol azınlığın devrim sevdası

Sokaklara Taksim bizim, tek yol devrim” sloganını kazıyanların arkalarındaki insanlara baktığımızda, ellerinde bu slogandan çok “Tayyip istifa” türünden hükümet karşıtı pankartlar taşıdıkları görülüyor. Hal böyle olunca hükümetin istifasıyla devrim mi gerçekleşecek” sorusu geliyor insanın aklına. Elbette hayır. O zaman hükümetin istifası için tencere, tava çalanlar mı devrimci oluyor, yoksa devrimciler mi hükümetin düşürülmesi için kullanılıyor?

Birinci olasılığın doğru olması mümkün değil. Eğer öyle olsaydı, direnişi sürdürme kararı alanların arkasında ölçülebilir bir çoğunluk olurdu. Bu durumda ikinci olasılığın doğru olma olasılığı yüksek görünüyor. Ama bir ihtimal daha var: o da devrimin birinci aşamasının hükümetin düşürülmesi olduğuna inanılıyor olması. (!) Sonuçta devrimci grup polisi tahrik için Molotof kokteyli kullanıyor, arkalarından da şiddetle ilgisi olmayan kalabalıklar gidiyor. Polis şiddete su ve gazla karşılık verince bundan ister istemez yakındaki herkes zarar görüyor. Tabii ortaya barışçıl gösterilere orantısız güçle karşılık veren polis görüntüsü çıkıyor ve uluslararası medya başta olmak üzere demokrat çevrelerden hükümete tepkiler geliyor.

Bu görüntü devrime ne kadar hizmet eder belli değil ama hükümet karşıtlarının hoşuna gittiğine kuşku yok. Peki, ama “Tayyip istifa” pankartlarıyla ortaya çıkan hükümet karşıtları kim?

Beyaz yakalıların hükümet karşıtlığı

Genar’ın yayımladığı ankete göre, hükümet karşıtlarının yarıdan fazlasını “beyaz yakalılar” tabir edilen orta sınıfa mensup üniversite mezunu maaşlı kesim oluşturuyor. İkinci büyük grup ise öğrenciler. Yüzde 74’ünün ortak yönüyse geçmişte CHP’ye oy vermiş olmaları. Yüzde 65 kadarı bir sonraki seçimlerde de oylarını ana muhalefet partisine vereceğini söylüyor. Üçte biri ideolojik olarak kendisini Atatürkçü, yüzde 20’si “özgürlükçü” olarak tanımlıyor ama demokrat ve sosyal demokrat kimliği taşıdığını söyleyenler toplamda ancak 17’ye ulaşıyor. Laiklik grubun ortak paydalarından biri ama kendilerini sadece “laik” sıfatıyla tanımlayanlar da var.

Türkiye’deki sol parti ve grupların çoğunun ulusalcı reflekslerle hareket ettiği dikkate alınırsa, eylemlere katılanların büyük kesiminin ortak özelliğinin ulusalcılık olduğuna kuşku yok. Bu gruba katılanları önceki yıllarda düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde bir arada görmüştük. Bugün Silivri’de tutuklu bulunan Ergenekon sanıklarının Gezi direnişine verdiği destek de bu ortak paydanın altını çiziyor. Bu da, iktidar karşıtlarının tek yol devrimcilerden çok bu ülkede darbe girişiminde bulunanlarla ortak yönleri olduğu izlenimini güçlendiriyor.

Darbe “out”, devrim “in”

Cumhuriyet mitinglerinde dikkat çeken husus, isminden de anlaşılacağı gibi, demokrasiden çok sadece devletin yönetim şekli olan cumhuriyet temasının işlenmesiydi. Oysa cumhuriyet, İran’da olduğu gibi, pekâlâ demokrasiyle, hatta göstericilerin önem atfettiği laiklikle hiç bağdaşmayabilirdi. Nitekim mitinglerde atılan sloganlarda evrensel demokrasinin belkemiğini oluşturan Kopenhag siyasi ölçütleri AB’nin Türkiye’yi bölmeye yönelik “haksız talepleri” olarak niteleniyordu. Ülkeyi daha demokratik bir temele oturtmayı amaçlamayan, mevcut darbe anayasası temelinde sadece iktidar değişikliğini sokak gösterileriyle sağlamaya çalışan gösterilerdi bu mitingler. Gösterilerde öyle sloganlar atılıyordu ki orada toplanan kalabalığın hükümeti düşürecek darbelere destek verecek kadar demokrasiye karşı olduğu görüntüsü bile ortaya çıkıyordu.

Bu mitingler, 27 Nisan e- muhtırası ve 367 darbesi sandıkta ters tepki vermesine, düşürülmek istenen iktidarı güçlendirmesine karşın 2007 seçimlerinden sonra da aynı çizgi izlenmiş, yeni anayasa çalışmaları AKP’yi kapatma davasıyla askıya alınmak istenmişti. Mevcut darbe anayasasının yerine yenisini yaptırmak istemeyenleri ve buna destek sağlayanları “demokrat” olarak nitelemek mümkün değildi elbette.

Öyle görünüyor ki Gezi direnişini sahiplenen ve bitirilmemesi için bin dereden su getirenlerin profili pek de farklı değil. Ancak darbelere ve Silivri’de darbe girişiminde ve siyasete eylem planlarıyla müdahalede bulundukları gerekçeleriyle yargılananlara sahip çıkmak demokrasiyle bağdaşmadığı için bu kez demokrasi ve özgürlük sözcüklerinin bolca kullanıldığı, bu nedenle uluslararası alanda daha fazla destek bulan bir hareketle karşı karşıyayız. Peki, bu hareket ne ölçüde demokrasi talep ediyor?

Değişen siyasi gündem

Bu soruyu, iki kutupta birbiriyle çelişen komplo teorileri ve senaryoları bir yana bırakarak ve makro planda gözlemlere dayanarak yanıtlamakta yarar var. Gezi olayları, ne tesadüftür ki çözüm sürecinin ilk aşaması olan PKK militanlarının sınır dışına çekilme sürecine rastlıyor ve iki haftayı aşkın bir süredir Türkiye’nin en büyük sorununun çözümüne yönelik gelişmelere gölge düşürüyor. Böyle olmasının nedeni kaç yazıdır vurguladığım gibi, Gezi direnişçilerinin ne çözüm süreci, ne de ikinci aşaması olan yeni anayasa hakkında söz söylememeleri.

Anayasayla ilgili tek tartışma, AK Parti’nin “Türk tipi” başkanlık sistemine yönelik eleştiriler üzerinden yürüyor ve Erdoğan’ın otoriterleştiği iddialarına katkı oluşturuyor. AK Parti’nin yakın dönemde yaptığı yasal düzenlemeler ve Başbakan Erdoğan’ın herkesin kişisel yaşamını ilgilendiren konularda sarf ettiği sözler bu iddiaları kuşkusuz güçlendiriyor. Bu olumsuzluklar çözüm sürecini ve yeni anayasa konusunu gölgelemeli miydi diye kendi kendime sorduğumda “hayır” yanıtı ağır basıyor. Erdoğan’dan şikâyetçi olanlar dâhil herkesin bu sorunları bir daha ortaya çıkmayacak şekilde çözecek demokratik bir anayasaya katkıda bulunması gerekir diye düşünüyorum.

Gezi direnişinden, bir an için hükümetin düştüğü gibi imkânsız bir olasılığın gerçekleştiğini varsaysak bile böyle bir katkı çıkmayacak. Siyasete dışarıdan bir müdahale olmayacağına göre, bu durumda olabilecek tek şey erken seçim. Ama o seçimden yeni hatta güçlenmiş bir AK Parti iktidarı çıkacak gibi görünüyor. Bu konu ayrı bir tartışmayı gerektirir kuşkusuz ama “darbe olmuyorsa, devrim yaparız” zihniyeti, yeni anayasa talep etmekte ısrar eden gerçek demokrat liberal ve sosyal demokrat kesimi sokak direnişleriyle yanına çekeceğini sanıyorsa, çok ama çok yanılıyor.

http://www.hispanatolia.com/bolum/25/id_cat,2/id,346/darbe-yoksa-devrim-var