• 29.07.2013 00:00

 Mısır’daki askeri darbe ve darbeye karşı direnenlere karşı önceki gün girişilen katliam Arap Baharı ile Orta-Doğu’da yeşeren demokrasi tomurcuklarını daha çiçek açmadan dalından koparttı. Komplo teorilerini sevmeyenlerin bile aklını karıştıran bu gelişmelerin yeni halkası Tunus olacak gibi görünüyor. Halk Cephesi üyesi Muhammed El-Brahimi’nin evinin önünde bir suikasta kurban gitmesi Arap Baharı’nı başlatan bu ülkede de yaz ortasında güz rüzgârları estirmeye başladı. İktidardaki İslamcı Ennahda’nın lideri Rashid Al-Gannuchi her ne kadar ülkesinde Mısır senaryosunun işlemeyeceğini söylese de, Arap Sonbaharı’nın ana fikri olan “İslam ve demokrasi birbiriyle uzlaşmaz” teması çoktan işlenmeye başladı bile.

İslam ve Demokrasi

İslam’ın öngördüğü hukuk düzeninin kuramsal olarak demokrasi ile uzlaşmadığına kuşku yok. Çünkü biri Tanrı’nın emrettiği kuralları –herhangi bir ideolojide olduğu gibi- mutlak doğru kabul ederken, diğeri mutlak doğrunun var olmadığı temeline dayanıyor. O bakımdan demokratik bir toplumda İslam, herhangi bir din veya inanç için olduğu gibi, kendine özgü hukuk kuralları ile değil bireysel özgürlükler bağlamında değerlendirilmek durumunda ki laiklik de esasen bu temelde vücut buluyor.

Demokratik bir hukuk devletinin laik anayasal düzeni dinsel kurallara dayanmıyor ama din ve vicdan özgürlüğünü temel hak ve özgürlükler çerçevesinde güvence altına alıyor. Bu güvence, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine zarar vermemek kaydıyla bireylerin dini vecibelerini yerine getirmenin ötesinde kılık, kıyafet ve düşüncelerini açıklama, dernek ya da siyasi parti kurma gibi tüm bireysel özgürlüklerini de kapsıyor elbette.

Bu itibarla, İslam ile demokrasinin birbiriyle uzlaşıp uzlaşmadığını kuramsal değil yukarıda ana hatlarını çizdiğim demokratik çerçevede tartışmak gerekir. Bu tartışmada önemli olan, bir ülkede sandıktan çıkan bir İslamcı partinin, kendisine iktidar yolunu açan demokrasinin oyun kurallarına saygı göstermesi, seçimle gelip, seçimle gitmeyi kabul etmesidir. Tıpkı herhangi bir ideolojik parti, örneğin Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bir dönem iktidar ortağı olan Avro-komünist partiler gibi.

İslamcıların demokrasiye entegrasyonu

Avro-komünizm teoride proletarya diktatörlüğü öngören komünizmi nasıl demokratik sisteme entegre ettiyse, Arap Baharı da İslamcılar üzerinde benzeri bir işlev görebilirdi. Ancak Arap Baharı Batı Avrupa ülkelerindeki gibi demokrasi değil, diktatörlüklerle yönetilen ülkelerde ortaya çıktığından bu amaca varmak kolay olmayacaktı. Bu ülkelerde önce demokrasinin tüm kurallarıyla yerleşmesi gerekiyordu. Ama Merkezi ve Doğu Avrupa ve Latin Amerika ülkeleri ardından sıranın artık Orta-Doğu’ya geldiği düşünülüyordu. Tunus’la başlayan ve Mısır’la devam eden demokratikleşme dalgası, Suriye’de tıkanmış olsa da yine umut veriyordu.

Mısır’da demokratik seçimlerle iş başına gelen İslamcıların 3 Temmuzda askeri darbeyle bir anda devrilmesi ve demokratik direnişlerinin yüksek can kaybıyla kırılmaya çalışılması bu bölgede taşların yerinden oynatılmasını istemeyenler olduğunu ortaya koyuyor. Bölgedeki demokratik olmayan ülkelerin doğal karşılanabilecek darbeden yana tutumları ve yardımları bir yana, başta ABD ve Avrupa ülkelerinin darbecilere gösterdiği hoşgörü komplo teorilerine sıcak bakmayanların bile tüylerini ürpertiyor.

Kabul etmek gerekir ki Mısır askeri darbesini, İslam’ın demokrasiyle bağdaşmadığı varsayımı üzerinden değerlendirerek hoşgörüyle karşılamak sadece bölgenin değil dünyanın geleceğini de olumsuz yönde etkileyebilecek bir tutum. İslam’ın demokratik sisteme entegrasyonunu göz ardı ederek, şiddet yanlısı radikal İslamcı grupların adeta önünü açıyor. O bakımdan kendini demokrat kabul eden herkesin siyasi görüşlerine katılmasa da Mısır ve diğer ülkelerde sandık yoluyla iktidara gelmiş hükümetlerin demokrasi dışı müdahalelerle devrilmesine karşı çıkması gerekiyor. Demokrasilerde esas olan, herkes için kuralların işlemesi; kaybettiğimizde askıya alınması değil.

Ne tesadüf ki bir zamanlar bölge ülkelerine hiç de uygun olmayan bir benzetmeyle “Türkiye modeli” önerisinde bulunulurken, Arap Sonbaharı ile birlikte demokratik olmayan bir Türkiye imajı giderek güçleniyor. Türkiye sözde ılımlı İslam’ın iktidarda olduğu bir ülke olarak model ilan edilmişti. Bu yanlıştı çünkü Türkiye laikliğin en katı şekliyle uygulandığı bir ülkeydi ve gerçek anlamda İslamcıların iktidara gelmeleri mümkün değildi. AK Parti de İslamcı bir parti değil zaten.

Mısır için bir modelden söz edilecekse, o model askeri vesayet sistemini güvence altına alan 82 anayasamızdı. Bizimkiler kaybedince oyunun kurallarına müdahale edilen bir sistem olduğundan Mısır Ordusu için biçilmez kaftandı. Mısır darbeyi yaptığına ve ABD ve Avrupa ülkelerince anlayışla karşılandığına göre, bölgede yeni modelin artık “Mısır modeli” olduğu açık. Bu yeni bir şey değil belki ama Arap Baharı’nı ters yüz ettiği için statükodan çok daha tehlikeli bir geriye gidişe işaret ediyor. Türkiye’nin demokratik kazanımlarını bile tehlikeye düşüren bir geriye gidişe…

Başbakan’a açık mektup

Türkiye’de bir süredir Başbakan Erdoğan aleyhinde yürütülen kampanyaların ulaştığı abartı dozu bu geriye gidişin işaretlerini oluşturuyor. Aslında yeşilin korunması açısından toplumda başta sempatiyle karşılanan Gezi Parkı protestoları şiddet kullanan grupların sahiplenmesiyle hükümete yönelik demokratik eleştiri boyutlarını çoktan aşmıştı. Tam devasa Kürt sorununun çözümü yolunda bir çözüm umudu belirmişken başlatılan bu kampanyanın amacı konusunda toplumun kafası iyice karışmıştı. Bir grup sanatçı ve düşünürün The Times gazetesinde yayınladıkları Başbakan’a “açık mektup” artık ölçünün iyiden iyiye kaçtığını ortaya koyuyor.

Çoğu yabancı sanatçı ve düşünürlere imzalattırılan açık mektup, Gezi protestocuları gibi, demokrasiyi, içinde şiddet yanlısı gruplar da yer alan ve Molotof kokteyli kullanmaktan hiç çekinmeyen muhaliflerin “barışçıl” gösteri hakkından ve polisin orantısız güç kullanmasına karşı çıkmaktan ibaret sayan bir zihniyetin ürünü. Mektup, protestocuların “Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün öngördüğü şekilde laik bir cumhuriyet olarak kalmasını” isteyen gençler olduğunu vurguluyor. Mektup öyle bir şekilde yazılmış ki sanki Türkiye öteden beri demokratik bir ülke, yeni bir anayasaya ihtiyaç duymuyor, sadece Atatürk’ün öngördüğü gibi, yani mevcut anayasasıyla kalmalı. Tek sorun Başbakan’ın anti- demokratik uygulamalarından kaynaklanıyor.

Açık mektup, Mısır’da bir kez daha ortaya çıktığı gibi, Batı standartlarına göre “diktatoryal eğilimler ancak İslamcı unsurlarda olur “gerçeğinden hareket ediyor. Taraf olduğumuz AİHS ve zorunlu yetkisini tanıdığımız AİHM’in mevcudiyetini Cumhuriyet tarihinin bugüne kadar en çok reform yapan hükümetinin Başbakanı’na hatırlatıyor. Belli ki mektubu kaleme alanın Ona karşı darbeye zemin hazırlamak ve darbe girişiminde bulunmakla suçlanan Ergenekon sanıklarıyla derdi yok. Onların AB’yi Türkiye’yi bölmekle suçlamalarıyla da ilgilenmiyor, sadece AB’nin liderlerinin eleştirilerini dinlemediği gerekçesiyle Başbakan’ı suçluyor.

Mektubun içeriği iki bakımdan gerçekleri yansıtmıyor. Birincisi, Türkiye’de demokratikleşme sorunu olmakla birlikte bunun faturasını sadece AK Parti’ye çıkarıyor. İkincisi belki daha da önemlisi, mektubu kaleme alanın ciddi demokrasi sorunlarını atlayarak son derece sığ bir demokrasi çizgisi ortaya koyması; bu ona sadece AK Parti eleştirisiyle sınırlı kalma imkânı veriyor belki ama tabii ki bu konuda haksızlık yapıyor.

AK Parti’nin İstanbul Kazlıçeşme mitinginin Nuremberg toplantısına benzetilmesine gelince, mektubu kaleme alan kadar bilmeden imza atanlar için de utanç verici. Nuremberg toplantıları ile kastedilen Nazi Partisi’nin (NSDAP) 1927’den sonra yaptığı yıllık mitingler. Kimsenin ne AK Parti’ye ne de bu toplantıya katılanlara “Nazi” damgası vurmaya hakkı yok. Unutmayalım ki artık Mısır modeline dönüşen demokrasiye doğrudan ya da dolaylı müdahaleler, Türkiye’de bugüne kadar ters tepti; müdahaleye maruz kalan partiler de yıpranmak bir yana canlandı. AK Parti’ye “Nazi” etiketi yapıştıracak kadar ölçüyü kaçıranlar bu yolda devam ederlerse, umutlu oldukları yerel seçimlerde acı bir sürprizle karşılaşabilirler, bundan hiç kuşkuları olmasın.