• 5.08.2013 00:00

 El Kaide terör örgütünün Somali’deki çocukları El Şabap’ın (Al-Shabaab) Büyükelçiliğimize karşı giriştiği intihar saldırısı bu ülkeyi yeniden siyasi gündemin ilk sıralarına taşıdı. Arapça “gençlik” anlamına gelen El Şabap Somali’de Şeriat’ın katı yorumunun geçerli olacağı İslami bir rejim kurmak için silahlı mücadele veriyor. Ülkenin güneyinde ve özellikle kırsal kesime hâkim olan terör örgütü “kukla” olarak nitelendirdiği mevcut hükümete siyasi ve askeri destek sağlanmasından son derece rahatsız.

El Şabap’ın “İslam düşmanı” ilan ettiği hükümet destekçilerinin başında BM tarafından Somali’de barışı korumakla görevlendirilmiş olan Afrika Birliği Misyonu AMİSOM (African Union Mission in Somalia) geliyor. Örgüt, Somalice Mukdişu (Muqdishu) denilen başkentin 2011 yılında kaybedilmesinden AMISOM’u sorumlu tutuyor. El Şabab aslında AMİSOM’un devreye girmesiyle sadece Mukdişu’da değil, ülkenin birçok yerinde geriliyor. Mesela geçen Eylülde ülkenin üçüncü büyük kenti olan güneydeki Kismayo’yu da yitiriyor.

El Şabap’ın bir başka düşmanı AMISOM’u da görevlendirmiş olan BM. Güvenlik Konseyi geçen Mayısta aldığı 2102 sayılı kararıyla hükümete ve AMİSOM’a siyasi danışma sağlamak üzere ayrıca bir Yardım Misyonu (UNSOM/United Nations Assistance Mission to Somalia) görevlendirmiş durumda. UNSOM’un görev süresi geçen 3 Hazirandan itibaren bir yıl olarak öngörülmüş ama uzatılması mümkün elbette.     

Örgüt uğradığı askeri yenilgilere düzenlediği terör eylemleriyle karşılık verme alışkanlığına sahip. Büyükelçiliğimize yönelik saldırısından bir öncekinde Mukdişu’daki BM merkezini hedef alıyor. Saldırıda altı BM görevlisi ve üç sivil yaşamını yitiriyor. Bu, BM’yi hedef alan ilk saldırı da değil aslında. 2008’de kuzeydeki Hargesia kentinde düzenlenen BM’ye yönelik üç saldırıda 19, 2011’de Abuja’da düzenlenen saldırıda da 25 kişi yaşamını kaybetmişti.

Somali’deki 80’li yılların Türkiye’si

İki yılımı geçirdiğim Somali, görev yaptığım ilk ülke olduğundan benim için ayrı bir önem taşıyor. Büyükelçiliğimizin basına yanlış yansıdığı için son dönemde açıldığı sanılıyor ama öyle değil. Buradaki Büyükelçilik 70’li yılların sonunda açıldı, 80’lerin başında faaliyete geçti ve iç savaşa kadar da açık kaldı. Büyükelçilik, SSCB’nin müttefiki iken Etiyopya’ya savaş açan sözde bilimsel sosyalist Siyad Barre hükümetinin Moskova’nın tutum değiştirmesiyle yenilgiye uğramasının ardından açılmıştı. Barre kendini arkadan vurmakla suçladığı Moskova ile ipleri koparırken ABD ile ittifaka girmişti. Yumuşamaya karşın çift kutuplu dünyanın hâlâ geçerli olduğu o yıllarda Türkiye, tek başına Afrika’ya açılmaktan çok Batı İttifakı içinde tek Müslüman ülke olduğu için orada bulunmayı bir yerde zorunlu hissetmişti.

Mukdişu’ya ilk genç meslek memuru ataması yapılacağı zaman, ülkedeki zor yaşam koşulları nedeniyle kimse gitmek istemiyordu. Bakanlık Mukdişu’yu çekici kılmak için merkezde iki yerine bir yıl kalmış olanlardan birine bu görevi önermeyi kararlaştırdı. O yıllarda ev kirası kadar maaş alan meslek memurları için en kötü görev yeri bile merkezdekinden iyiydi. Hâlâ da biraz öyle ama bu ayrı bir tartışma konusu elbette.

Mukdişu kafalarda canlandırılan tropikal ormanlarla kaplı tipik bir Afrika ülkesinden, mesela Kenya’dan, iklim ve bitki örtüsüyle farklı. Kocaman bir “7” şeklindeki ülkenin büyük bölümü yarı çölümsü bir araziye sahip. 1892’de İtalyan sömürgesinin merkezi olan başkent Mukdişu aslında Araplar tarafından X. yüzyılda kurulmuş tarihi bir kent.  İkinci Dünya Savaşı sırasında bir ara İngiliz işgalini de yaşamış. O yıllarda halk Somalicenin yanı sıra başta İtalyanca olmak üzere bu üç dilden birkaçını konuşuyordu.

Somali halkının en büyük özelliği çok dilli olmasının yanı sıra dine olan düşkünlüğüydü. Din ortaklığı Türklere duydukları sevginin temelinde yatıyordu kuşkusuz ama bunu sadece dine bağlamak da pek doğru olmazdı. Somalililer daha o yıllarda olmadığı kadar Türkiye’yi büyük bir devlet olarak görüyorlardı. Kendilerini yaşadıkları açlık ve yoksulluktan çekip çıkaracak dost bir ülke düşlüyorlar, bu ülkeye de Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak gördükleri Türkiye diyorlardı belki de.  Bunları sadece Mukdişu’daki sokaktaki adamdan değil, 25-30 kilometre güneyinde o zamanlar mango suyu fabrikasının bulunduğu Afgooye kırsalındaki bir köylüden duymak şaşırtıcıydı. Belli ki oradaki ders kitaplarında öğretilen şeylerdi. Ne var ki 80’li yıllardaki darbe Türkiyesi’nin Somalilerin kafasındaki Türkiye ile yakından uzaktan ilgisi yoktu. Ne Somali’ye yardımda bulunacak ekonomik olanakları, ne de Afrika’ya öncelik veren politikaları bulunuyordu.

Kendini şark hizmetine sürülmüş hissetmek

Yukarıda belirttiğim gibi, Mogadişu’ya atanmak sadece bayrak gösterilen bir ülkedeki zor yaşam koşullarına iki yıl gibi bir süre katlanmak anlamına geliyordu. Hal böyle olunca da bir zamanlar şark hizmetine atananlar veya askerlik yapanlar gibi “bitse de gitsek” hissi uyanıyor insanda. Belki genç memurlar açısından değil ama mesleğinin sonuna yaklaşmış Büyükelçiler için bu böyle kuşkusuz.

O dönemde Büyükelçi olarak atanan Zat-ı muhterem 60 yaşına yaklaştığı bir dönemde ne diye orada olduğunu kendi kendine sorguluyordu. Bir sonraki son görev yerinin neresi olacağını düşünürken, elektrik kesintilerinden sıcağa kadar yaşadığı tüm sıkıntıları dışarıya yansıtıyor ve Somali ile ilişkileri geliştirmek için yapacak hiçbir şey bulamıyordu. Misyon şeflerinin görev yerlerinde hep yaptıkları gibi, kaprisleriyle mesai arkadaşlarının canını sıkmaktan ve onlar için hayatı daha da zorlaştırmaktan başka elbette.

Yapılan bir yanlışlıktan ötürü banka transferlerinin altı ayda gerçekleşmesi nedeniyle bir dönem parasız kalmak da dâhil pek çok sıkıntı yaşamıştım belki ama halkının bizleri sevdiği bir ülkede görev yapmanın ayrı bir zevki olduğunu kabul etmem gerekir. Mukdişu yaşadığım tüm güçlüklerine karşın unutamadığım birçok anıyla kaldı belleğimde.        

Bunlardan biri, kentin en canlı köşesi olan limanın yakınındaki Uruba Oteli idi. İç savaşta bombalanmış halini üzüntüyle internetten gördüğüm otelin bu dönemde onarıldığı anlaşılıyor. Ekvatorun bir-iki derece kuzeyinde yer aldığı için yaz-kış pek uzun sürmeyen gün batımlarını uçsuz bucaksız Hint Okyanusu’na bakarak izlemek Mukdishu’nun aklımda kalan en güzel görüntülerindendi. Sonra hızla çöken karanlık uçsuz bucaksız Hint Okyanusu’nu titrek ışıkları arızalarla sık, sık sönen kenti yutmaya hazırlanan bir canavara dönüştürürdü. 

Aslında Okyanus’un gün ışığındaki huzur veren mavisinin ve kumsallarda kırılan dalgalarının beyazlığının aldatıcı olduğunu unutmamak gerekir. Köpekbalıklarının Mukdişu sahillerinde sığı sulara kadar sokulup can aldığı çok olur çünkü. Limanda zaman, zaman köpekbalıkları yüzeye yakın görünürler. Bunun yüz yıllar boyu Mukdişu’dan Arap Yarımadası’na doğru yapılan canlı hayvan sevkiyatından kaynaklandığı söyleniyordu o zamanlar. Gemilerde telef olan hayvanların denize atılması sonucu Somali sahilleri ve Mukdişu köpekbalığı kaynıyor ne yazık ki.

Somali’yi uzun yıllar boyu ihracatının yüzde 90’ını oluşturan muz temsil ediyor belki ama Mukdişu da köpekbalıklarıyla tanınıyor. Feisal Omar’ın yıkılmış kentin sokaklarında sırtında köpekbalığıyla dolaşan bir balıkçıyı görüntüleyen ve 2011’de World Press “günlük yaşam” dalında birinciliğe lâyık fotoğrafının ortaya koyduğu gibi. Okyanus canavarını bile yenebilen insanoğluna en büyük zararı yine kendisi veriyor belli ki.       

Yeniden yapılanan Somali’deki 2000’li yılların Türkiye’si

Büyük Somali hayaliyle iki kutuplu dünyada at oynatan Barre rejiminin 1991’de düşmesiyle başlayan ve yirmi yıl süren iç savaşın trajik öyküsünü bir köşe yazısına sığdırmak kolay değil elbette. İç savaş, yıllardır açlık sınırında gezinen insanların her şeylerini bırakıp binlerce gemiyle Yemen’e kaçmasına yol açıyor. Uluslararası toplum ülkede kalanların güvenliğini ve insani yardım almalarını sağlamak için örgütleniyor örgütlenmesine ama BM’nin düzenlediği, Türkiye’nin de katıldığı operasyonlar (ONUSOM)  başarısızlıkla sonuçlanıyor. 150’den fazla kayıp veren BM güçleri 1995’te Somali’yi terk ederken, ülkeye bu kez de Etiyopya askeri müdahalede bulunuyor. Ardından Somali dört yıl içinde Puntland, Jubaland, Hiranland gibi parçalara bölünüyor.

1999’dan itibaren Somali’de Etiyopya ile Arap Ligi ülkelerinin çatışan çıkarlarını görüyoruz. Addis Abeba federal bir devlet kurulmasını isterken, Mısır’ın başını çektiği Arap Ligi İslamcı Somalililerle birlikte ülkenin birleştirilmesini savunuyor. Nihayet 2000’de Cibuti’deki Somali Ulusal Barış Konferansı’nda uluslararası alanda tanınacak, BM’deki koltuğu dolduracak bir ulusal geçiş hükümeti kararı alınıyor. Ancak bu karara çeşitli bölgelerde çatışan taraflardan oluşan Somali Barışma ve Restorasyon Konseyi karşı çıkıyor. Bundan sonraki dönemde bu iki grubun barıştırılması için bir dizi konferans düzenleniyor ve 2003 Nairobi Konferansı ile bu hedefe ulaşılıyor. İki grubun birleşmesiyle bu kez geçici federal hükümet (GFH) kuruluyor.

Ne var ki Somali iç savaşının öyküsü burada bitmiyor. Somali’nin Şeriat’la yönetilen bir devlet olmasını arzu eden 15 İslami Mahkeme 2006’da bir birlik (IMB) kuruyor. El Kaide destekli El Şabap’ın askeri kolunu oluşturduğu bu birliğin içinde o zaman, 2009’da GFH’in Devlet Başkanı seçilecek olan Şerif Ahmed gibi ılımlılar da yer alıyor. 2006 itibariyle ülke topraklarının büyük bölümünü başkent Mukdişu dâhil elinde tutan IMB’ye BM ambargosunu delen Eritre, Suudi Arabistan, Libya, İran ve Suriye silah sevk ediyor. Suudlar ayrıca diğer Körfez ülkeleriyle birlikte bu harekete parasal destek sağlıyor.

Karşı cephede Somali’nin ezeli düşmanı Etiyopya ve onun desteğine sahip GFH yer alıyor. Bu savaşta ABD’nin desteğine sahip bazı kabileler de İslamcılara karşı mücadele veriyor. 2006 sonu itibariyle Etiyopya kendisine cihat ilan etmiş olan IMB’yi büyük bir bozguna uğratıyor. IMB önce Mukdişu’yu, ardından Kismayo’yu yitiriyor. Çok daha önemlisi, ikinci adamları Şerif Ahmed Kenya’da resmi makamlara teslim oluyor; daha sonra da serbest bırakılıyor.

2008’de Etiyopya AMİSOM’un Burundi ve Ugandalılardan oluşan 3400 kişilik kuvvetini arkada bırakarak Somali’den geri çekilince, ülkenin güneyi yeniden El Şabap’ın kontrolüne giriyor. Hatta radikal İslamcı terör örgütü Mayıs 2009’da Mukdişu’nun bazı mahallelerini bile ele geçiriyor. GFH başkentte kontrolü ancak Ağustos 2011’de sağlayabiliyor.

Ülkenin güney kesiminde yani Eski İtalyan Somalisi’nde bunlar olurken, kuzeyde iç savaşın patlak verdiği 1991’den bu yana bağımsızlığını ilan etmiş Somaliland’ın varlığı, uluslararası alanda sadece Somali’nin özerk bölgesi sayılsa da, ülkenin toprak bütünlüğünü bozuyor. Kendini eski İngiliz Somalisi’nin devamı sayan Somaliland ile eski sömürge topraklarının bir bölümü üzerinde 2007’de bağımsızlık ilan etmiş olan Putland arasında da ayrı bir sürtüşme yaşanıyor.

Türkiye’nin iç savaş nedeniyle kapattığı Büyükelçiliği’ni 2011’de yeniden açtığı Somali’de acı iç savaş dönemi özetle böyle. Toprak bütünlüğünü hâlâ sağlayamamış, iç çekişmelerini tümüyle giderememiş, devletini yeniden yapılandırmak, yıkılmış ülkeyi ayağa kaldırmak için yardıma muhtaç bir ülkeden söz ediyoruz.

Görünen o ki Türkiye artık 80’li yıllardaki o Afgooye köylüsünden Mukdişu sokaklarındaki adama kadar Somalililerin düşlediği ölçüde bu ülkeye sahip çıkabiliyor. Siyad Barre Doğu ile Batı blokları arasında dans ederken böyle bir Türkiye, ne kadar istesek de olamazdı. Şimdi bunu yapabilecek olanaklara da ve kuşkusuz daha da önemlisi siyasi iradeye de sahip bir ülke olduk.

Türkiye bugün sadece Somalilerin refah düzeyine katkıda bulunmuyor; ülkenin toprak bütünlüğünün yeniden sağlaması için de başı da çekiyor. Somali ile Somaliland’ın yeniden birleşmelerine ön ayak oluyor. Bu konudaki görüşmelere ev sahipliği yapıyor.

El Şebap’ın Büyükelçiliğimize karşı giriştiği son saldırıyı abartılı şekilde yorumlayanlar var. Saldırıyı Türkiye’nin Kara Kıta’ya açılım politikasından duyulan rahatsızlığa bağlayanlar ya da El Kaide’nin Suriye politikamızdaki değişikliğe karşı mesajı olarak niteleyenler görülüyor. Nedenleri öncelikle Somali’nin kendi karmaşık iç durumunda aramakta yarar var aslında. 

Somali’yi 80’li yıllarda yaşamış olanlar için bu ülkenin halkına ne olursa olsun sahip çıkmayı sürdürmek önemli. Yirmi yıllık iç savaşa dayanıp dayanamadıklarını, yaşayıp yaşamadıklarını bilemediğim sokaktaki Somalililer o zaman böyle bir Türkiye bekliyorlardı çünkü. Büyük bir hayaldi kuşkusuz ama hayaller bazen böyle gerçek oluyor işte.

Köpekbalıkları mı? Onlar yine Mukdişu sahillerinde dolaşıyor olasılıkla Ama sorun değil, zekâsıyla onları alt etmesini biliyor insanoğlu nasıl olsa. Asıl sorun hemcinslerinin kurdu olmaktan kurtulmasında. Bunun için de Hobbes’u ikna etmeye gerek yok, kalbinin sesini dinlemesi yeterli aslında. Dünyanın her tarafında olduğu gibi Somali’de de…