• 11.08.2013 00:00

 Ergenekon davası, önceki gün açıklanan kararla birlikte, hızla değişen siyasi gündemimizin ilk sırasına yerleşti. Dava, Türkiye’nin tam da yargılamaya konu oluşturan derin devleti nedeniyle pek demokratik olmayan geçmişiyle yüzleşmesinde bir ilk olarak önem taşıyordu. Ama tabii mahkemenin “Ergenekon terör örgütü” (ETÖ) olarak adlandırdığı derin devletin sadece darbeye zemin hazırlamaya yönelik eylemleriyle sınırlıydı. Örgütün diğer eylemleri, mesela terörle mücadele bağlamında işlediği faili meçhuller dava kapsamında değildi. O davalara halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi bakıyor. Dolayısıyla Ergenekon’u değerlendirirken, BDP milletvekili Altan Tan’ın dikkat çektiği gibi Fırat’ın Doğusundaki eylemlerini de göz önüne almak gerekiyor.

Konunun faili meçhuller veçhesi iki nedenle önem taşıyor. Birincisi, derin devletin faaliyetlerinin mevcut –muhalif seçmenlerin nefret ettiği-  “AKP” hükümetini devirmekle sınırlı olmadığını ortaya koyması bakımından. İkincisi,  tam da bu nedenle içinde bulunduğumuz çözüm sürecinde, yani Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında çok daha kapsamlı bir yüzleşmenin gerekliliğini göstermesi açısından.

Bu nedenle ve gerekçeli kararın daha açıklanmadığını, ayrıca temyiz aşamasının da tamamlanmadığını dikkate alarak,  davayı verilen cezaların yüksekliği ve olası hataları üzerinden değerlendirmenin çok da doğru olmadığını düşünüyorum.  Aynı şekilde mahkûm olan kişiler ve geçmişte üstlenmiş oldukları görevler üzerinden yapılacak bir değerlendirmeyi de yanlış buluyorum. Bu tür değerlendirmeler bizleri yanlış sonuçlara götürebilir ki en vahimi siyaset mühendisliği yaparak davayı olduğundan faklı takdim etmek olur kuşkusuz.

Siyaset mühendisliği ve darbeler cenneti

Kabul etmek gerekir ki son 53 yılda ikisi doğrudan, biri muhtıra, diğeri post modern, bir başkası da elektronik olmak üzere darbeler yaşayan Türkiye’de Helsinki sürecine karşın askerin siyasete müdahalesi son iki yıla kadar azalacağına arttı. Süreç başladığında “AKP” diye bir parti yoktu ortada. Kamuoyunun karşısına AB’nin Türkiye’yi bölmek istediği gibi söylemlerle çıkan kimisi atanmış şahsiyetler vardı ve onlar kapalı kapılar ardında Kopenhag siyasi ölçütlerine uyum sürecini tümden engelleyemeseler de sürekli olarak frenlendiler bu ülkede.

Bunları ezbere söylemiyorum, bir bürokrat olarak küçük bir kısmına tanık olabildiğim yaşadıklarıma dayanarak dile getirmeye çalışıyorum. DPT AB İhtisas Komisyonu’nun siyasi kriterler raporunu görüşlerini almadan nasıl çıkardığımızın hesabını soranlar, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi (eski 301) değişmesin diye üniformalarıyla koşuşturanlar ve üçlü koalisyon döneminde demokratikleşme paketlerini tırpanlayanlar Erdoğan’ın “otoriterleşmesine” karşı tepki gösteren demokratlar değildi haliyle.

Bu örnekleri daha da arttırmak mümkündür elbette. Bu ülkede demokrasinin en alt düzeyde kalması için siyasete müdahale edenleri gördükten sonra insanın on yıllar boyu sakız gibi yinelenen resmi söylemlere inancı kalmıyor. 80’li yılların başında AK (Avrupa Konseyi) nezdinde merhum Daimi Temsilcimiz kendisini ziyaret eden genç meslek memurlarına “herkesin altında son model araba, bize kaplumbağa (Wolskwagen) veriyorlar” diye dert yanmıştı. Türkiye’nin AK üyeliğinin askıya alınması söz konusuydu o yıllarda.  Konsey üyeliğimizin bir dönem Yunanistan’ın başına geldiği gibi askıya alınması kötüydü tabii ama üyelik yükümlülüklerini yerine getirmek şöyle dursun, iki de doğrudan askeri darbe yapmak iyi bir şey miydi ki?

 

Türkiye hem demokrasi üreten Avrupa Konseyi gibi bir kuruluşa üye oluyor, hem de demokrasinin temel direklerinden biri olan askere siyaset yasağına “özel koşulları” bahanesiyle uymuyordu. İlginçtir ki özel koşullar safsatası AB üyeliğine giden yol açıldığında yine ortaya atıldı. Artık kimler tarafından olduğunu ayrıca belirtmeme gerek yok herhalde. AB tarafı özel koşulları kabul etmeyince AB karşıtı söylemler dile getirilmeye başlandı. Hatta Rusya, İran ve Çin’le birlikte hareket etmeyi önerenler çıktı. Türkiye’nin özel koşullarını kabul etmeyenlere aba altından sopa göstermek için belli ki.

Darbeye eksik teşebbüsü cezalandıran Balyoz davasına bakarsak, bu özel koşulların en hafif tabiriyle askerin siyasete müdahale hakkını içerdiğini görüyoruz. Yargıtay ne der bilemeyiz elbette ama Ergenekon davasında da mahkeme darbeye teşebbüs görüyor. Tesadüf bu ya, Ergenekon sanıklarının çoğunluğu AB karşıtı söylemleriyle, bazıları ayrıca Rusya- İran-Çin ekseni önerileriyle tanınıyor.   

Karara sanıklar lehine aşırı tepkiler

Mahkemenin kararına gösterilen tepkileri iki grupta toplayabiliriz. Birinci grupta kararın özüne, Türkiye’de darbe teşebbüslerinin yargılanmasına karşı olmamakla birlikte cezaları aşırı bulanlar, özel yetkili mahkemelere karşı olanlar ve yargılamada birtakım usulsüzlükler yapıldığını öne sürenler var. Makul sayılabilecek bu tepkileri bir tarafa bırakmakta yarar var. Üzerinde özellikle durulması gereken tepkilerse, özellikle ana muhalefet liderinin dava sürecinde konuyla ilgili sarf ettiği sözler kadar vahim gördüğüm mahkeme kararına tepkileri.

Silivri ile arasına mesafe koymadığı takdirde partisinin sosyal-demokrat olduğunu yutturamayacağı açık olduğu halde öteden beri Ergenekon diye bir örgüt olmadığını savunan, sanıklarına arka çıkmaya devam eden CHP Genel Başkanı diyor ki “ Silivri’deki yargı olağanüstü dönemin bir mahkemesidir, dolayısıyla bu mahkemenin kararları meşru değildir. Görüşlerini izah için gazetecilere bir İngiliz fıkrası anlatarak lâfı bu yargılamanın adil olmadığı noktasına getiriyor. Bazı Ergenekon sanıklarının daha önce başvurduğu AİHM bu iddiayı reddetmiş ama olsun, varsın önemli olan siyaset mühendisliği değil mi?

Sayın Kılıçdaroğlu’na göre, Başbakan Erdoğan “ben bu davanın savcısıyım” dediği için iddia makamındaymış. Kendisi de Sayın Baykal sanıkların avukatı olduğunu beyan ettiği için savunma yapıyor anlaşılan. Diyor ki sıkıyönetim mahkemeleri 12 Eylül döneminde Evren’in dediklerini nasıl yerine getirmişse, kendisinin bir süre önce Evren gibi diktatör ilan ettiği Erdoğan’ın talebi de siyasi otoriteye bağlı bu mahkeme tarafından olumlu değerlendirilmiş. Uzun lâfın kısası CHP Genel Başkanı demek istiyor ki ortada örgüt yok, darbeye teşebbüs yok, sadece masum AK Parti muhalifleri var.

Yargılanan değil, yargılayan darbeci görüşü

Kılıçdaroğlu gazetecilere bunları söylerken kendisinin darbeleri savunuyor görünmesini arzu etmiyor.  Hayır diyor, “demokrasilerde halkın iradesi önemlidir, halkın iradesine ipotek konulmamalıdır.” İyi güzel de arkasından “darbeye teşebbüs edenler olmuşsa, tabii ki cezalarını çekeceklerdir” türünde içi boş bir söz dahi çıkmıyor ağzından. Sadece “darbenin her türlüsüne karşıyız” diyor ve şöyle devam ediyor: “ bir ülkede bir başbakan çıkıp yasama ve yürütme benim için ayak bağıdır diyorsa orada bir sorunumuz var demektir. Demokrasiye karşı bir hınç, birikim var demektir.” Bu sözlerle, mahkemenin darbeye teşebbüsten mahkûm ettikleri değil, “asıl Başbakan bir tür darbecidir” gibi bir anlam çıkıyor. Bilmem böyle anlaşılmıyor mu yoksa?

İnsanlar her zaman fark etmezler belki ama anladıklarında zekâlarıyla alay edilmesine kızarlar. Son on yıla baktığımızda, bir çırpıda hatırladığımız bazı şeyler var: hükümete yönelik bir e-muhtıra, Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na karşı Anayasa Mahkemesi’nin –tabii ki güvenilir bir kaynaktan duyduğum kadarıyla- birilerinin telefonundan sonra almak zorunda kaldığı 367 kararı ve AK Parti’yi kapatma davası. Şimdi bütün bunların hiçbir önemi yok da, Başbakan’ın otoriterliği mi demokrasi sorununa yol açıyor Türkiye’de? Başka bir deyişle Ergenekon sanıklarını demokrasi mücahitleri olarak bağrımıza mı basmamız gerekiyor?

MHP lideri Bahçeli de aynı dalga boyutunda. Mahkûm edilen TSK mensuplarının savunuculuğunu üstleniyor genel olarak ama mahkemeyle siyasi iktidar arasında organik bir bağ kurmayı da ihmal etmiyor. Hatta diyor ki “ülkemiz askeri darbe dönemlerinden sonra, sivil nitelikli bir darbeyle karşı karşıyadır. Mahkemeler AKP’nin arka bahçesi haline getirilmek istenmiştir. Başbakan’ın hoşuna gitmeyen, siyasi tercihini beğenmediği kim varsa ya darbeci, ya da demokrasi karşıtı olarak lanse edilmektedir.”

Yazının girişinde mahkemenin ETÖ olarak adlandırdığı örgütün terörle mücadele kapsamında diğer (Fırat’ın Doğusu’ndaki) eylemlerinin başka bir mahkemede görüldüğüne dikkat çekmiştim. Gerek CHP, gerek MHP liderlerinin açıklamalarına bakılırsa, bu davalar açılmadan önce bu ülkede her şey güllük gülistanlıkmış meğer. Türkiye demokratik bir ülkeymiş, Kürtler sorun yaşamıyormuş, AKP hükümeti gelmiş, mahkemeleri ele geçirmiş, muhaliflerini yargılatmış, Bahçeli’nin deyimiyle bir tek “havalara uçmadığı” kalmış.

Markar Esayan “Siyaset mühendisliğinin yeni stratejisi” başlıklı yazısında diyor ki “artık günümüzde siyaset mühendisliği “demokratik değerleri ve özgürlüğü savunma” görüntüsü ardından veriliyor. Tıpkı Batı’nın Mısır’daki darbeyi “Sisi demokrasiyi güçlendiriyor” savıyla desteklediği gibi.Kılıçdaroğlu’nun söylediklerini duyduktan sonra bu görüşe katılmamak mümkün değil. Aslında Gezi Parkı protestolarıyla başlayan “daha çok demokrasi” vurgulu AKP ve Erdoğan karşıtlığı da aynı temele dayanıyor.

Ne var ki AK Parti ya da Erdoğan’ı körü körüne savunmak gibi bir dertleri olmayan gerçek liberal ya da sosyal demokratlar için önemli olan öncelikle bu ülkede on yıllardır demokratikleşme çabalarını boşa çıkaran Ergenekon zihniyetinin bir şekilde mahkûm edilmesidir. Bu, eli kana bulaşmamış olan kişilerin mutlaka ağır cezalara çarptırılmaları gerektiği anlamına gelmiyor tabii. Ama darbe yapmayı ya da siyasete müdahale etmeyi kendisinde hak gören bir zihniyete de kimsenin itibar kazandırmaya hakkı yok.

Hedef, darbe ya da demokrasi, hangi araçla olursa olsun, bizden olmayanları iktidardan düşürmek belli ki. Ama bu dürüst bir yöntem değil. Demokratlar olarak, bizden olan, olmayan ayırımı yapmaksızın demokrasinin evrensel ilkelerinin geçerli olduğu bir düzeni savunmak durumdayız. Kimsenin darbeye teşebbüs edenleri, siyaset mühendisliğiyle bu topluma demokrat olarak yutturmaları mümkün değil. Toplum manipüle edilebilir belki ama Alzheimer hastası yerine konulduğunda hep ters tepki veriyor. Ne kadar makyaj yapılırsa yapılsın aynadaki demokrat görüntüsü yakın geçmiş hatırlandıkça pul, pul dökülüyor çünkü.