• 21.08.2013 00:00

 Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte Avrupa’yı sadece coğrafi sınırlarıyla değil ayrıca farklı değerleriyle de ikiye bölen, Churchill’in ünlü deyişiyle “demir perde”  ortadan kalkmıştı. Bu, aynı zamanda, o döneme kadar mensup bulunulan bloklara göre tanımı değişen demokrasinin artık demir perdenin berisinde geliştirilen evrensel ölçütlere uygun ortak bir tanıma kavuşması demekti. Çünkü ekonomileri iflas etmiş Sovyet Bloğu’na mensup Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin (MDAÜ) refahı temsil eden Avrupa Birliği’ne katılmaları sadece ekonomik değil, ayrıca demokratik reformlar yapmalarına, teknik tabiriyle siyasi kriterleri karşılamalarına da bağlıydı. Hatta siyasi kriterlerin karşılanması, Türkiye’nin adaylığıyla birlikte müzakerelerin açılmasının koşulu haline getirilmişti.  

AB Devlet ve Hükümet Başkanları Kopenhag Zirvesi’nde (1993) benimsenen siyasi kriterler ise, AB üyeliği için aday ülkelerde kısaca “ demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan hakları ve azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasını teminat altına alan kurumların istikrarlı biçimde işlemesini” şart koşuyor. Bir cümleye sığdırılan bu koşulların ardında başta Avrupa Konseyi olmak üzere uluslararası kuruluşlarda geliştirilmiş, bir kısmı çok taraflı sözleşmelere yansımış binlerce sayfalık bir müktesebat var. Özellikle AK’de geliştirilmiş olan Strasbourg kriterleri Kopenhag siyasi kriterleriyle bire bir örtüşüyor. Bu nedenledir ki MDAÜ’ler iki dalga halinde AB’ye girmeden önce AK’ye üye yapılmışlardı.

Demokrasi ölçütünün tekliği

İki kutuplu dünyada, yukarıda değindiğim gibi, farklı ideolojilerden kaynaklanan farklı demokrasi anlayışları vardı. Sosyalist ve liberal demokrasi ayırımı bir dönem sadece siyaset bilimine değil, ayrıca uluslararası arenaya da damgasını vurmuştu. Sovyet Bloğu’nda yer alan veya Sovyetler Birliği’nin etkisinde olan ülkelerde “sosyalist demokrasi” kavramı ön plana çıkıyordu. Ama bu kavram bireysel özgürlükleri temel alan bugünkü demokrasi anlayışına hiç uymuyordu.

Bu açıdan değerlendirildiğinde Sovyet Bloğu’nun çöküşünü ve bu blokta yer alan ülkelerden önemli bir bölümünün AB değerlerini benimsemesini olumlu bir gelişme olarak nitelemek gerekir. Sonuç itibariyle dünyanın bütününde post-kapitalist sisteme geçilemediği için teoride kalmış ve “tek ülkede sosyalizm” versiyonuyla zaten başkalaşım geçirmiş olan bir sistemin çöküşünden söz ediyoruz. Sistemin çökmesiyle birlikte evrensel demokrasi kriterleri etrafında bütünleşen Avrupa ile uluslararası alanda sona eren dehşet dengesinin yerini de yavaş, yavaş demokrasi temelli bir küreselleşme almaya başlamıştı. Ortak demokratik ilkeleri benimseyen, dolayısıyla ortak bir dil kullanan bir dünya eskisine oranla daha yaşanabilir olurdu. 90’larda MDAÜ’lerle başlayan, sonra Latin Amerika’ya geçen demokratikleşme hareketleri bu yolda ilerlendiği izlenimi de veriyordu. Demokratikleşme Arap Baharı ile Orta-Doğu’ya doğru adım attığında bazı kuşkulara karşın iyimser bir hava vardı. Kuşkularsa, başka bir yazımda ele aldığım İslam ile demokrasinin ne ölçüde bağdaşacağı noktasında kilitleniyordu.

Türkiye’ye Kopenhag siyasi kriterlerini karşılama koşulu

AB, Helsinki Zirvesi ile Türkiye’nin üyelik sürecine resmiyet kazandırırken, toplumunun çoğunluğu Müslüman bir devletin Kopenhag kriterlerini karşılayabileceği görüşünden hareket etmişti. Gerçi bölge ülkelerinden farklı olarak laiklik ilkesini benimsemiş olan Türkiye’nin AK’nin kurucu üyesi olarak MDAÜ’lerden çok daha önce bu kriterlere uyum sağlamış olması gerekiyordu ama sürekli yinelenen askeri darbeleri ve aşırı milliyetçi politikalarıyla kriterleri karşılamamakta adeta ısrar etmişti.

Konuyla ilgili önceki yazılarımda altını çizdiğim gibi,  Türkiye’de Kopenhag kriterlerini AB’nin haksız talepleri olarak niteleyen, bunları karşılamaktansa Rusya, İran ve Çin’le ittifak yapılmasını savunan aşırı milliyetçi çevreler vardı; hâlâ da var ne yazık ki. Mesela Ergenekon davasında hükümete karşı darbe teşebbüsünde bulunmuş oldukları gerekçesiyle mahkûmiyet almış sanıkların önemli bir kısmı da bu görüşleri paylaşıyor. Onları destekleyenlerin de farklı düşündüğünü varsaymak pek kolay olmasa gerek. Dolayısıyla Türkiye’de AB’nin demokrasi kriterlerine “İslamcı”  değil, aşırı milliyetçi kesimler, “Türkiye bölünüyor” gibi saçma sapan bir gerekçeyle karşı çıkıyor.

Liberal ve sosyal demokratlar olarak bizler Türkiye’de Kopenhag siyasi kriterlerinin özel koşullardan söz edilmeksizin tümüyle yerine getirilmesini savunuyorsak, ülkenin evrensel standartlarda bir demokrasiye sahip olması içindir. Bu koşul birtakım gerekçelerle esnetilirse, bundan yararlanacak olanların demokrasiden pek haz etmeyen, siyasete müdahalede bulunan atanmışlar ve nihayetinde darbeciler olacağına kuşku yok.  

Helsinki Zirvesi’nin ardından siyasi jargonumuza “Ankara kriterleri” kavramı girdi. Kavram ilk başta Kopenhag kriterlerinin “ulusal çıkarlarımıza uydurulmuş”, yani sulandırılmış bir versiyonu olarak kullanıldı. 2000 yılında Katılım Ortaklığı Belgesi’nin (KOB) açıklanması beklenirken bu belgenin Türkiye’yi tatmin edip etmeyeceği tartışıldı. O dönemde medyamıza 11 maddelik bir “Ankara kriterleri” belgesi yansıdı. Belgede Türkiye’nin AB konusunda “vazgeçemeyeceği unsurlar” yani kırmızıçizgileri yer aldı. Ankara kriterleri bu anlamda tam da kabul edilmemesi gereken “Türkiye’nin özel koşullarını” içeriyordu.

Bu kavram daha sonraki dönemde Başbakan Erdoğan tarafından Türkiye’nin AB üyesi olsun, olmasın Kopenhag kriterlerini yerine getireceği anlamında kullanıldı. Kopenhag kriterleriyle bire bir örtüşmesi anlamında “Ankara kriterleri” kavramı uygun elbette. Ancak “örtüşme” kavramının altını kalın çizgilerle çizmek, bundan en ufak bir sapmanın olmaması gerektiğini vurgulamak gerekir. Örneğin Başbakan Erdoğan’ın ana dilde eğitim konusunda  “biz ülkemizi bölecek konular üzerinde AK Parti olarak adım atmayız” açıklaması bu tür bir sapmaya işaret ediyor. Çünkü ana dilde eğitim bireysel temel hak ve özgürlüklerden; “ülkemizi bölecek” bir konu değil. Türkiye Ankara kriterlerini evrensel standartlara değil, kendine göre oluşturmaya kalkarsa, birileri de gelir “Kahire kriterlerini” uygulamaya kalkar bize. O zaman çıkar keşke Kopenhag kriterlerine ama’sız, ancak’sız uyabilseydik deriz.     

Türkiye modelinden Kahire kriterlerine

Türkiye demokratikleşme sürecinde son on yılda bir hayli mesafe kaydetmiş olmakla birlikte, bunu yeterli görmek mümkün değil. Mevcut anayasası ile demokratik aileler içinde hâlâ eğreti bir yerde duruyor çünkü. Bu yetersizliği, sadece aşırı milliyetçilere ve darbe teşebbüsünden mahkûmiyet almış Ergenekon sanıklarının arkasında duran ve yeni anayasa sürecini “ülkemizi tehdit eden karanlık anayasa oyunu” olarak niteledikleri halde kendilerini topluma demokrat olarak yutturmaya çalışan ulusalcılara bağlamak mümkün değil. İktidar partisi de bu konuda yeterince hızlı ve kapsayıcı davranmıyor. Eğer davransaydı, önüne çıkarılan engellere karşın, on yıllık iktidar dönemi, Kopenhag siyasi kriterlerini tümüyle karşılayan bir Türkiye yaratmak için yeterli olmaz mıydı?

Bu ayrı bir yazı konusu kuşkusuz, ama Türkiye bugün tam demokratik bir ülke olamamanın sıkıntılarını çekiyor. Demokratik ülkeler ailesi bu kadarını yeterli görüyordu ki Türkiye’yi Orta-Doğu ülkelerine model olarak gösteriyordu. Ama İslam’ın demokrasiyi içselleştirmesi başlığı altında verilen Türkiye örneği yanlıştı. Birincisi, Türkiye’de bu ülkelerde bulunmayan katı denebilecek bir laiklik anlayışı nedeniyle. İkincisi ve belki de çok daha önemlisi eksikleri olan, Kopenhag kriterlerini henüz tümüyle karşılayamamış demokrasisinden ötürü. AB’ye göre eksikleri olan demokrasimiz, Orta-Doğu ülkeleri için model sayılabiliyorsa, yani onlar demokratik olmak için Kopenhag kriterlerini karşılamak zorunda değillerse, ortada bir çifte standart var demekti.

Bu çifte standart söz konusu demokratik ülkeler ailesinin şimdi Mısır darbesine yaklaşımında çok daha net bir şekilde görülüyor. Darbecilere göz yummak, darbeye müdahale, barışçıl yolla karşı koyanlara silahlı muhalif demek ne kadar Kahire kriterlerine uygunsa, Türkiye’yi bütün demokrasi eksikliklerine karşın bu bölgeye model olarak göstermek de o kadar uygundu. Tüm bu olan bitene şaşırmaya gerek yok. Şaşırıyorsak eğer 12 Eylülden, 28 Şubattan,  27 Nisandan bu yana demokrasiyi toplum olarak içselleştirmeye başlamışız demek ki.

Şöyle bir hatırlayalım. Bir zamanlar 12 Eylüle darbe denilmesine de, diyenlere de kızardık. 28 Şubatın da darbe olmadığına inanır, bizleri Şeriat düzenine götürecek olanlara müdahaleyi kaçınılmaz görürdük. Bize demokrasi dersi vermeye kalkıyorlar diye tüm demokrat çevrelere anlamsızca tepki gösterir, içişlerimize karışılmamasını isterdik. Tıpkı Mısır’da yönetimi gasp etmiş mevcut iktidarın yaptığı gibi.

Görünen o ki Türkiye artık demokratik ülkeler ailesinin kendisi dâhil bölge ülkelerine çifte standart uygulamasına karşı çıkıyor. “Bon pour l’Orient” etiketli rejimleri değil, evrensel standartlarda bir demokrasi istiyor. Kahire kriterlerini toplum olarak hep birlikte reddetmemiz alkışlanacak bir tutum.  Ama tabii Kopenhag kriterlerini tümüyle karşılayan yeni bir anayasa yapma ödevimizi de bir an olsun aklımızdan çıkarmadan.