• 30.08.2013 00:00

Afro-Amerikan rahip Dr. Martin Luther King Jr,  bundan tam 50 yıl önce, 28 Ağustos 1963’te Washington’daki Lincoln Anıtı önünde toplanan yaklaşık 300 bin kişiye sık, sık yinelediği bu sözlerle (I have a dream) seslenmişti. King’in düşü, Amerika Birleşik Devletleri ve özellikle güney eyaletlerinde yaşayan insanlara, derileri siyah olduğu için yapılan ayırımcılığın ve reva görülen şiddetin bulunmadığı yepyeni bir düzendi.

Köleliği ortadan kaldıran Özgürlük Bildirgesi’nden bu yana bir asır geçmiş olmasına karşın, dünyada özgürlük ve refahın simgesi olmuş bir ülkenin yurttaşları arasında eşitlik, deri rengi söz konusu olduğunda kâğıt üzerinde kalıyorsa, bu kabul edilebilecek bir şey değildi. King “Stride towards freedom: the Montgomery’s story” (Özgürlüğe yürüyüş: Montgomery’nin öyküsü) başlıklı kitabında bu sorunu tüm iyimserliğiyle şöyle dile getiriyordu “insanlar çoğu zaman korktukları için birbirinden nefret ediyor; korkuyorlar çünkü birbirlerini tanımıyorlar; birbirlerini tanımıyorlar çünkü iletişim içinde değiller; iletişime geçemiyorlar, birbirlerinden ayrılar ne yazık ki”.

Luther King’in bir düşü vardı gerçekleşmesini dilediği;“gün gelecek, bir zamanlar köle olanların evlatlarıyla yine bir zamanlar köle sahiplerinin evlatları, Georgia’nın kızıl tepelerinde, birlikte kardeşlik sofrasına oturabilecekler” (di)… “ Bir düşüm var benim” diyordu King, “gün gelecek, özgürlüğümüzün önünde birer engel olan bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar eğilecek, engebeli yerler hizaya gelecek ve Tanrı’nın yüce şanı yeryüzüne inecek ve bütün canlılar bunu hep birlikte göreceğiz.”

Martin Luther King’in bu düşü büyük ölçüde gerçekleşti gerçekleşmesine; hatta içlerinden biri iki kez ABD Başkanı da seçildi ama kendisi bunları göremedi. 1964 Nobel Barış Ödülünü kazanan en genç kişi olma unvanına sahip olan King, 1968’de daha sadece 39 yaşındayken Memphis’te ırkçı bir suikasta kurban gitti ne yazık ki.

Eşit yurttaşlık

Luther King 50 yıl önceki konuşmasında umutsuzluk batağında boğulmamalarını hatırlatmıştı dostlarına. “Şu an yaşamış olduğumuz ve önümüzde bulunan zorluklara karşın hâlâ bir düşüm var benim” demiş; bunun “Amerikan rüyasının derinliklerine kök salmış bir düş” olduğunu söylemişti. Ardından önemli bir hususun da altını çizmişti konuşmasında:” eğer Amerika büyük bir ülke olacaksa, bunun gerçekleşmesi şarttır.”

ABD bir göçmenler ülkesiydi; toplumda yerli halkın başat olmadığı, farklı etnik kökenlerden ve kültürlerden gelen göçmenlerin oluşturduğu bir ülke. Sadece Afro-Amerikalıları değil, tüm farklıklarıyla göçmen toplulukları bir arada tutarak büyük bir devlet olmanın yolu da King’in hayali doğrultusunda ayırımcılık yapmaksızın eşitlikten geçiyordu. Herkesin kendi ana dili ve kültürünü geliştirebildiği ama eşit Amerikan yurttaşı olarak da bir araya geldiği bir ülkeden söz ediyoruz. Luther King’in hayalini önemli ölçüde gerçekleştirebilmiş büyük bir ülkeden. 

Türkiye, ABD gibi yeni bir göçmenler ülkesi sayılmaz kuşkusuz ama çeşitli uygarlıkların buluşma noktası olarak tarih içinde farklı etni ve kültürleri özümsemiş bir ülke. Lausanne’da resmi olarak tanıdığı gayrimüslimlerden çok daha fazla farklı kimliği içinde barındırıyor.   ABD’de olduğu gibi deri rengi farklı yurttaşları da, onlara yönelik bir ayırımcılık da yok ama Martin Luther King’in insanların eşitliği mesajı, evrensel niteliğinden ötürü bizim için de önem taşıyor. Türkiye eğer büyük bir ülke olacaksa bu ancak eşit yurttaşlarının farklılarından doğan zenginliği içselleştirmesiyle mümkündür.   

Demokratların bir düşü var 

Türkiye’de, liberal, muhafazakâr ya da sosyal demokrat tüm demokratların bir düşü var: eşit yurttaşlık ilkesi ve evrensel hak ve özgürlükler temelinde Kürt sorununu da çözen demokratik bir yeni anayasaya sahip olmak. Kürtlerin demokrasi çıtasının düşük olduğu Türkiye’de, belki ABD’de siyahların maruz kaldığıyla aynı boyutta olmasa da ayırımcılığa uğradığını kabul etmek gerekir. Farklı etnilerin, dinsel ya da dilsel farklılıkların yok sayılması, yasaklanması ve geliştirilmesinin engellenmesi bu ayırımcılığın çeşitli kademelerini oluşturuyor.

Kürtlerin derileri siyah olmadığından olsa gerek bize önce var olmadıkları, sonra Dağ Türkleri oldukları, Kürtçe diye bir dil olmadığı, yabancı kelimelerle bezenmiş yerel bir ağız olduğu ve benzeri şeyler öğretilmeye kalkıldı bir zamanlar. Silah altına alınmış üniversite mezunlarına geri zekâlılarmış gibi bu tür saçmalıkları anlatmak ters tepkiye neden olmuştu anımsadığım kadarıyla. Sonra Kürtlerin de, Kürtçenin de var olduğu, ardından tüm baskılarımızın sonucu olarak sırasıyla ana dilin öğretilmesinin, ana dilde TV yayınının da hak olduğu kabul edildi.

2000 yılında AB reformlarıyla ilgili bir toplantıda MGK Genel Sekreterliği memurlarının şiddetli itirazları karşısında bunalan beş bakanlığın temsilcileri olarak bir düşümüz vardı: bir gün Türkiye’de Kürtçe televizyon yayını yapılmasını görmek. 1963 yılında Martin Luther King’in dile getirdiği hayaller kadar gerçekleşmesi zordu o dönemde bu. Televizyon yayını, içeriğini TRT hazırlasa bile Türkiye’nin bölünmesine yol açarmış (!) bize dediklerine göre.  

Bir düşümüz daha var bizim gerçekleşmesini dilediğimiz: yeni anayasada ana dilde eğitimin önünün açılması. Tuhaf ama televizyon yayını Türkiye’yi bölmeyince aynı gerekçe şimdi ana dilde eğitim için yineleniyor. Kürtçe televizyonu gerçekleştirdiği için alkışladığımız Başbakan Erdoğan da aynı görüşte ki “biz ülkemizi bölecek konular üzerinde AK Parti olarak adım atmayız” diyor. Sayın Başbakan, önceki gün Galileo örneğini vererek “en ağır cezalara maruz kalsanız da doğruyu söylemeye devam edin” dediğine göre öyle yapıyor ve ana dilde eğitimin bireysel bir temel hak olduğu gerçeğini bu vesileyle bir kez daha yineliyorum.

Aslında sadece ana dilde eğitim konusunda değil, ayrıca değişmez maddelerin değiştirilmesi konusunda da Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmaları iç açıcı değil. CHP ve MHP, başından beri söyledikleri gibi, 82 anayasasının değişmez maddelerinin değişmesine karşılar. Bu maddelerin aynen yenisine aktarılmak istenmesi aslında demokratik bir yeni anayasa yapma arzusunun bulunmadığını ortaya koyuyor. Oysa Uzlaşma Komisyonu çalışmaya başlamadan önce sivil toplumdan görüşler alınmıştı. Komisyon çalışmalarında bu görüşler çöpe atılmış anlaşılan.  

Bu arada, sürekli olarak demokrasiden söz eden CHP’ye burada ayrı bir parantez açmak gerek. Demokratlar olarak biz her vesileyle yeni anayasada ilk üç maddenin değişmesinden ve ana dilde eğitimden yana tavır almadıkça, Ergenekon sanıklarını savunmayı bırakmadıkça demokrat olunamayacağını vurguluyoruz. Çünkü demokrasi öncelikle tutarlı olmayı, çelişkilerden kaçınmayı ve evrensel ilkelere uygun davranmayı gerektiriyor. Eğer CHP demokrat oylara talipse, 80’lerde silah altındakilere  “Kürtler ve Kürtçe yok” diye masal anlatan kurmay subaylar gibi zekâsıyla alay etmekten vazgeçmeli insanların.

Demokratlar olarak bir düşümüz var bizim gerçekleşmesini dilediğimiz: tekrar olacak belki ama demokratik bir yeni anayasa. Böyle bir anayasanın nasıl olduğunu, olması gerektiğini biliyoruz. Yaptırmamak için ellerinden geleni ardına koymayanlar olduğunu da elbette.  O bakımdan Galileo gibi doğruları defalarca yinelemeye devam ederken, Martin Luther King gibi hayallerimizi dile getiriyoruz; ABD’de olduğu gibi belki bir gün burada da gerçekleşir diye…