• 4.09.2013 00:00

 Şişli Belediye Başbakanı Mustafa Sarıgül’ün önümüzdeki yerel seçimlerde ana muhalefet partisinin İstanbul Belediye Başkan adayı olup olmayacağı konuşuluyor. Çünkü Sarıgül’ün seçimlere CHP’den girmesi halinde mevcut Başkan Kadir Topbaş dışındaki AK Partili isimler karşısında seçilme şansı olabileceği öne sürülüyor. İstanbul gibi büyük bir kentte yerel seçimleri kazanmasının partisine iktidar kapısını aralayacağını düşünen Genel Başkan Kılıçdaroğlu da, 1 Eylülde Vatan gazetesinde yayınlanan söyleşisinde belirttiği gibi, Sarıgül’ün Parti Meclisi onayıyla partiye dönebileceğini vurguluyor ve “gelirse mutlu olurum,  onur duyarım” diyor.

Ana muhalefet partisi liderinin Şişli’de başarılı işlere imza atmış eski bir CHP’li yerel yöneticinin partiye dönmesini arzu etmesi doğal. Sarıgül’ün CHP’ye dönmek istemesi de öyle. Ama ana muhalefet partisinin ayrıldığı dönemden bu yana hangi ölçüde değişim geçirdiği; Sarıgül isminin mi CHP’nin şansını, yoksa parti etiketinin mi kendi şansını arttırdığı kendisinin değerlendireceği hususlar elbette.  Yazımın konusu bu değil aslında. Üzerinde durduğum husus, Kılıçdaroğlu’nun bu vesileyle sarf ettiği “sosyal demokratlar 30 yıllık siyasette bölündükleri için kaybettiler” sözü. CHP’nin sosyal demokrat olmadığı halde kendisini öyleymiş gibi pazarlaması, iktidara gelebilmesi için yeterli olmadığı gibi, Türkiye’de iktidar alternatifi güçlü bir sosyal demokrat partinin ortaya çıkmasını da engelliyor.  Bu nedenle CHP için “ne hali varsa görsün” demek, siyaset arenamızdaki çarpıklığın devam etmesine göz yummak anlamına geliyor bir yerde.  

Kabul etmek gerekir ki iktidarın yolu yeniyi ve değişimi savunmaktan geçiyor. Dünyanın her yerinde bu böyle; değişim deyince de akla öncelikle demokratikleşme ve “daha çok demokrasi” geliyor. İkinci Savaştan bu yana dünyada giderek yaygınlaşan ve derinleşen bir demokrasi anlayışı var. Bir dönem ideolojik bir perdeyle ikiye bölünmüş Avrupa ve ardı ardına darbelerle demokratikleşme süreçleri kesintiye uğramış Latin Amerika artık büyük çoğunluğuyla evrensel ilkeler etrafında bir araya gelmiş demokratik ülkelerden oluşuyor.  Ayrıca 50 yıl öncesine oranla farklılıkları güvence altına alan çok daha kapsayıcı bir demokrasi anlayışı var artık. O bakımdan 90 yıllık Cumhuriyetimizin kurucusu olmakla övünen CHP’nin, iktidar alternatifi olmak için 1927 ve 1931’de benimsemiş olduğu temel ilkeleri dünyadaki bu genel eğilime uyarlamış olması gerekiyordu. Yanıtı aranması gereken soru şu: yıllardır muhalefete mahkûm olmuş CHP, Altı Oku’nu güncelleyebilmiş, parti politikalarını yeterince yenileyebilmiş mi? Kısacası eskiyi değil, daha demokratik, daha müreffeh bir Türkiye’yi savunuyor mu?

Eski anayasayı makyajlamak

Bu soru, bir köşe yazısına sığmayacak kadar uzun bir tarihi geçmişi, CHP’nin tek parti döneminde izlediği politikalar bir yana, çok partili siyaset arenamızda meydana gelen demokrasi dışı müdahaleler karşısında takındığı tutumu, içinde yaşadığı değişimi, bölünmeleri anımsatmayı gerektiriyor kuşkusuz.  Ama bütün bunlara bağlı kalmadan, gerek yeni anayasa, gerek çözüm süreci, gerekse darbe girişimleri ve demokrasiye müdahalelerle yüzleşmek gibi bazı güncel konularda izlediği politikalara bakarak parti hakkında değerlendirme yapmak da mümkün. Hatta siyasi tarihi kendi koşulları içinde değerlendirmek gerektiği gerçeği göz önüne alındığında, böylesi çok daha uygun olur belki de.

CHP’nin yeni anayasayla ilgili olarak ortaya koyduğu kırmızıçizgilere bakıldığında, bunların tuhaf bir şekilde12 Eylül darbesini yapan generallerin kırmızıçizgileriyle birebir örtüştüğü görülüyor. Mesela mevcut anayasanın 2. maddesinin aşağı yukarı aynen muhafazasını savunuyor: “Türkiye Cumhuriyeti (…) insan haklarına dayalı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”  Bu cümlenin mevcut anayasadakinden tek farkı Cumhuriyet’in insan haklarına “saygılı” değil “dayalı” olması. Ancak CHP’li “sosyal demokratların”  savunduğu Cumhuriyet, yani devlet sanki bir bireymiş gibi “milliyetçi” olabiliyor. Benzeri hangi demokratik anayasada var izaha muhtaç. Kendilerini birey olarak hem milliyetçi, hem sosyal demokrat görebilirler belki; tutarlı olup olmamaları kendi bilecekleri şey ama demokratik bir anayasa devlete “milliyetçi” etiketi yapıştırabilir mi? Bunu yaparsa, o devlet, kendisini milletçi görmeyen bireyleri kapsayabilir mi? Vatandaşlarından bir bölümünü dışlayan bir devlet demokratik olabilir mi?

Anılan maddede Cumhuriyet’e yüklenen bir nitelik daha var: “başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanmak”. Mevcut anayasanın başlangıç bölümüne bakıldığında, Atatürk milliyetçiliğinin yanı sıra, devletin niteliklerine etnik bir kimliğin de eklendiği görülüyor: “Türklük”. CHP’nin yeniden kaleme aldığı başlangıç bölümü, bu kavramı “Türk ulusu” kavramıyla değiştiriyor ve “farklılıkları ve kültürel çoğulculuğu kapsayan ifadelerle bir ölçüde kabul edilebilir hale dönüştürüyor. Ancak farklılıklar ve kültürel çoğulculuğun doğal sonucu bireysel bir temel hak ve Kürt sorununun çözümünde de kilit formül olan “ana dilde eğitim” konusuna yaklaşımı olumlu değil. Çözüm sürecine mesafeli duruşu bu olumsuzluğu tamamlayan bir başka faktör. Bunlar, CHP’nin yeni değil, eski Türkiye’yi savunduğu izlenimi veren bir başka gösterge.

Ergenekon sanıklarını savunmak

CHP’nin eski Türkiye’yi savunduğu sadece yeni anayasaya yaklaşımında görülmüyor. Başından beri darbe girişimleri ve darbeye zemin hazırlama amaçlı eylem planları gerekçesiyle yargılanan, kimisi yetkili mahkemece mahkûm olmuş, temyize başvurmuş Ergenekon sanıklarının yanında yer alıyor. Bu davaları, tek, tek kişilerin özel durumları bağlamında değil ama bir zihniyetin yargılanması temelinde olumlu karşılamak gerekir. Kimin nerede nasıl suç işlediğini değerlendiremeyiz belki ama davalarda darbe yapmadığında bile siyasete sürekli müdahale eden kendini devletin sahibi sayan anti-demokratik bir zihniyetin yargılandığı muhakkak. Dolayısıyla demokrasiye inanan siyasi partilerin konunun bu yönünü dikkate alması gerekiyor.

Ne var ki CHP Genel Başkanı Kılıçdaraoğlu mahkeme kararını meşru görmediği gibi, sanıkların hangi gerekçeyle yargılandıklarını bir yana bırakarak, davaya bakan mahkemeleri sıkıyönetim mahkemeleri olarak niteliyor. Darbelerin, eylem planlarının ve faili meçhullerin kurbanları insanlar değilmiş, başta yaşam olmak üzere temel hakları yokmuş, haksızlığa uğrayanlar hep Ergenekon sanıklarıymış gibi davranıyor. “AKP karşıtı” oldukları için yargılandıkları gibi toplumda yanlış bir imaj, daha da kötüsü gerginlik ve kutuplaşma yaratıyor.

Ergenekon’un ne olduğunu, ne zamandan beri nasıl faaliyet gösterdiğini bir gün biri yazacak, bizler de okuyup öğreneceğiz. Ama Gladio’nun dünyadaki örneklerinden görüldüğü kadarıyla Türkiye’dekinde de askerlerle ilgisi var. 1960’dan bu yana ikisi doğrudan, biri muhtıra, biri post modern, biri elektronik darbe olmak üzere, siyasi yaşamımız askerin demokrasiye müdahaleleriyle geçtiğine göre bunda şaşırtıcı bir şey de yok.  Ama demokrasilerde asker-sivil ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini bilen bile az bu ülkede. 

Kılıçdaroğlu önceki gün eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u Silivri’de ziyaret ettikten sonra gazetecilere yaptığı açıklamada diyor ki “ordunun siyasete karışmaması hepimizin arzusudur. Siyaset de orduya müdahale etmemelidir.” CHP Genel Başkanı’na İspanya’nın eski Savunma Bakanlarından Narcis Serra’nın Türkçeye “demokratikleşme sürecinde ordu” başlığıyla çevrilen kitabını okumasını tavsiye etmekten başka çarem yok. Çünkü bu söylediği eski Genelkurmay Başkanı’nın bir zamanlar savunduğu “özerk ordu” kavramından başka bir şey değil. Oysa demokrasilerde ordu özerk olamaz, siyasi otoriteye bağlıdır. Askeri okullarda okutulacak müfredata kadar orduda her şeyi siyasi otorite belirlemek durumundadır.  

Diktatör Erdoğan propagandasıyla iktidar olmak

CHP’nin demokrasiye nasıl baktığını güncel konular üzerinden yukarıda değerlendirmeye çalıştım. Gerek yeni anayasa, gerek çözüm süreci konusundaki görüşleri, gerekse Ergenekon sanıklarına aşırı biçimde kol kanat germesi ve bu konudaki söylemleri “daha demokratik” yeni bir Türkiye’ye olması gerektiği gibi yakın durmadığını ortaya koyuyor. CHP belki biraz makyaj tazelemiş eski Türkiye’yi savunuyor kısacası.  Bu itibarla, demokrasiye inanmış seçmenin ana muhalefet partisine oy vererek bu yaklaşımını onaylaması söz konusu bile olamaz. Peki, ama “diktatör” olacak kadar otoriter olduğu iddia edilen bir Erdoğan’a karşı da tercih edilmez mi?

CHP Genel Başkanı, bir süre önce Başbakan Erdoğan’ı “diktatör” ilan etti; her geçen gün üzerine biraz daha koyuyor. Son olarak, Başbakan Erdoğan’a “21. Yüzyıl diktatörü”  yaftasını yakıştırdı ve “Hitler diktası, Mussolini diktası ile Erdoğan diktası arasında büyük fark olduğunu” söyledi. Diktatör yaftası, AK Parti’nin savunulması pek kolay olmayan“Türk usulü” başkanlık sistemi önerisinden sonra ortaya atılmıştı. Mademki Başbakan söylemleriyle, hatta önemli hususlarda olmasa da yasal düzenlemelerle yaşam tarzlarına müdahale ediyordu, salt çoğunluğu da vardı, her istediğini yapabiliyordu, o zaman diktatördü. (!)

Otoriterleşen bir siyasetçiye karşı olmak demokratlar için önemlidir kuşkusuz. Ama tabii Erdoğan’a sandıktan çıkan çoğunluğa sahip olduğu için diktatör demek, bir de kalkıp Hitler ve Mussolini ile eş tutmak abartının ötesinde ancak “siyasi bir şaka” olabilir. Kaldı ki bir de bu nitelemeyi kimin yaptığı önemli. Kılıçdaroğlu yukarıda eski Türkiye’yi savunduğunu hatırlattığım CHP’yi evrensel ölçütlerde sosyal-demokrat bir partiye dönüştürebilmiş değil.  Böyle bir niyeti olduğu da kuşkulu; yeni anayasa önerileri halen AK Parti’nin önerilerinin çok gerisinde kalan bir partinin başında olmaktan rahatsız olmuyor. Ayrıca geçmişle yüzleşme bağlamında kabulü mümkün olmayan bir noktada duruyor.

Sonuç olarak, sayıları çok fazla olmasa da referandumlarda fark yaratan demokratların, bu dersten AK Parti’den çok daha kırık not alan CHP’yi tercih etmeleri için bir neden yok. Kaldı ki eski Türkiye’yi savunan diğer muhalefet partisiyle bir hükümet kurması, bugün için yeterli olmayan demokratik kazanımların kaybedilmesi, Ergenekon zihniyetine itibar sağlanması sonuçlarını doğurabileceği için böyle bir tercih sakıncalı da olabilir. İddia ettikleri gibi cahil (!) olduğu için CHP’ye oy vermeyen seçmene gelince,  cahilliğinden Hitler ve Mussolini’yi de bilmez, gider oyunu AK Parti’ye verir zaten öyle değil mi?

Başa dönersek eğer, CHP’nin iktidar alternatifi olması için önünde bir tek seçenek var: kendisini yenilemek; tanımına uygun bir sosyal demokrat ya da en azından demokrat bir partiye dönüşmek. Yoksa Sarıgül partiye gelirse İstanbul’u alırmış. Büyükşehir belediyelerini alırsa genel seçimleri de kazanırmış, Erdoğan diktatörmüş, AK Parti zaten yüzde 51 oy alamazmış, kamuoyu yoklamaları yanlış bilgi veriyormuş benzeri lafların hiç önemi yok. Mevcut iktidar kötü, Erdoğan diktatör deyip demokrasi açısından çok daha kötü olduğu aşikâr eski Türkiye’yi savunmakla seçim kazanmak tatlı bir hayal çünkü.