• 4.10.2013 00:00

 AK Parti’nin aylardır beklenen demokratikleşme paketi açıldı. Başbakan Erdoğan’ın da altını çizdiği gibi, iktidar partisinin demokrasi alanını genişletmek için çıkardığı ilk paket değil bu. Türkiye’de demokratik bir anayasa yapılamadığı takdirde sonuncusu da olmayacak kuşkusuz.

Yeni anayasa konusuna gelince, TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in son açıklamasından, iki yıla yakın süredir havanda su döven Uzlaşma Komisyonu’ndan demokratik bir anayasa çıkma olasılığı kalmadığı anlaşılıyor. Oy birliğiyle karar alan bu komisyona katılan CHP ve MHP, değil demokratik bir yeni anayasa yapmak, yaptırmamak için çaba harcıyor adeta. Söylemleri farklı belki ama en azından mevcut darbe anayasasının değiştirilemez maddelerinin yenisine taşınması konusunda birleşiyorlar. Bu iki partinin kırmızıçizgileri örtüşüyor başka bir deyişle.

Buna karşılık, CHP ve MHP’nin çözüm süreci bakımından yetersiz olmakla birlikte, daha çok demokrasi öngören her adım gibi toplumca olumlu karşılanan paketle ilgili değerlendirmeleri birbirinden biraz farklı.

MHP’nin eleştirileri

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli her zamanki aşırı milliyetçi refleksleriyle çözüm sürecine olduğu gibi demokratikleşme paketine de karşı çıkıyor. Paketin “PKK’nın elinden çıktığını” öne sürmekle yetinmiyor; Başbakan Erdoğan’ı  “aklını Kandil’de, zekâsını da İmralı’da kaybetmiş olmak” gibi hakaret sınırında seyreden ağır sözlerle eleştiriyor.

Öteden beri Kürt sorununun olmadığını söyleyen bir siyasi partinin, demokrasinin bireylerin eşitliğine ve eşitliğin de farklılıkların özgürce ifadesine dayandığı gerçeğini göz ardı etmesi, 1930’lu, 40’lı yılların değerlerine takılıp kalması şaşırtıcı değil elbette. Şaşırtıcı olan Genel Başkanı’nın, Uzlaşma Komisyonu’nda sahip olduğu veto hakkının verdiği alışkanlıktan olsa gerek, hakkında kimsenin fikrinin alınmadığını söyleyerek, paketi “usul ve esas bakımından anti-demokratik” ilan etmesi. Çünkü demokrasi, evrensel ilkeler ve insan hak ve özgürlükleri bütünü olarak, üzerinde tartışılacak ve oylanacak bir kavram değil. Asıl anti-demokratik olan, isterse yüzde 99 destek alsın, bu ilkelerin, hak ve özgürlüklerin, örneğin anadilde eğitim gibi bir hakkın kısıtlanması ve yok sayılması. Bu nedenle MHP’nin demokrasinin özünden yoksun eleştirileri üzerinde durmanın anlamı yok.

CHP’nin eleştirileri

CHP, Uzlaşma Komisyonu’nda 12 Eylül darbesini yaparak kendini “ kurucu” ilan eden iradenin değiştirilemez buyurduğu maddeleri “kırmızıçizgileri” olarak ilan edecek kadar statükocu olduğu halde, kendisini  “sosyal-demokrat” olarak yutturmaya çalışan ve bunda da bir ölçüde başarılı olan bir parti. Kendisini “ulusalcı” olarak tanımlayan, solda durduğu için de belki “ulu solcu” dememiz gereken kanattan bir milletvekiline göre, bu paketle “ ulusal ve laik Türkiye paketleniyor.” Başbakan’ın pakette yer alan konuları daha önce tartıştırmadığını ve sürpriz yaptığını söyleyen bu milletvekili Sayın Bahçeli gibi bu yöntemi “anti-demokratik” buluyor.

Paketi içerik bakımından 1856 Islahat Fermanı’na benzeten CHP milletvekili, MHP Genel Başkanı çizgisinde durarak, pakette ana dille ilgili olarak yer alan reformların, “ulusal dilimiz Türkçeyi farklı dil ve lehçelerden biri konumuna düşürdüğünü” söylüyor;  paketin “ne mutlu Türküm demeyi adeta suç haline getirdiğinden” yakınıyor. Ama Bahçeli’den farklı olarak bir şikâyeti daha var: o da “dinci giyim ve davranışları TCK korumasına alması.”

Bir başka CHP milletvekili “dağ fare doğurdu” derken, bir diğeri ilkokullardan andımızın kaldırılmasına sert tepki veriyor. ABD’de de benzeri bir andın bulunduğunu söyleyen milletvekili, bu sözünü, “Obama vazgeçiyor mu, siyasi ağabeyine bunu bir sorsun” esprisiyle tamamlıyor.

Kılıçdaroğlu’ndan demokratlık çıkışı 

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na gelince, paketle ilgili konuşmasında milletvekillerinden farklı olarak, Türkiye’yi bir demokrat gözüyle değerlendirmeye çalışıyor. Aslında demokrasi çıtamızın bu kadar düşük olmasından duyduğu rahatsızlığı paylaşmamak elde değil elbette.

Gel gör ki Kılıçdaroğlu bundan AK Parti iktidarını sorumlu tutuyor. Kendisini dinleyen bir yabancı sanacak ki AK Parti iktidara gelmeden önce Türkiye çok daha demokratik bir ülke. Helsinki Zirvesi ardından reformlarını yapmış ve Kopenhag siyasi ölçütlerini yerine getirmiş. AK Parti iktidara gelince CHP’nin ve tüm muhalefetin çabalarına karşın reform süreci askıya alınmış. (!)

Kılıçdaroğlu alışılagelmedik bir sükûnetle konuşuyor, 121 faili meçhulden, 5600 işkence vakasından, tutuklu gazeteciler, milletvekillerinden söz ediyor. Eskiyi hatırlamasak, “11 yılda Türkiye demokrasisi büyük bir erozyon yaşadı. Demokrasi kültürümüz darbe dönemleri kadar ağır tahribata uğradı. Darbeden daha ağır demokrasi tahrip edildi” palavrasına biz de inanacak ve CHP ile birlikte demokrasi yolunda el ele ilerleyeceğiz. Ama bizler 90’larda işlenen binlerce faili meçhulü, Fırat’ın Doğusunda işlenen cinayetleri, toplu mezarları anımsıyoruz.

Kılıçdaroğlu, 12 Eylül anayasasının değiştirilemez maddelerini neden savunduğunu bizlere açıklamıyor bir türlü ama diyebiliyor ki “ paketi açıklarken ta 27 Mayısa kadar gidiyorsunuz, ama 12 Eylülden bahsetmiyorsunuz. Darbe hukukuna sahip mi çıkıyorsunuz? Aslında soru çok güzel ama CHP yeni anayasa konusunda kırmızıçizgilerini koruduğuna göre bu soruya öncelikle kendisi yanıt vermek durumunda. Öyle ya CHP darbe hukukuna sahip mi çıkıyor ki 12 Eylül generallerinin kırmızıçizgilerini yeni anayasaya taşımak için adeta yırtınıyor.   

Kılıçdaroğlu konuşmasında şirazeyi iyice kaçırıyor ve “bugün en statükocu parti AKP’dir. Değişime en kapalı parti AKP’dir “ diyebiliyor. “Karşımızda bütün dünyanın diktatör olarak tescillediği bir başbakanın hazırladığı bir demokrasi paketi var” cümlesini kurabiliyor. Kendi ülkesinin başbakanına diktatör yaftası yapıştırırken, dünyanın diktatör kabul ettiği Esad’ın arkasını kollamaya çalışması ne derece etik, ayrı bir tartışma konusu.  

AB ilkelerinden söz edip, ilerleme raporlarında önerilenleri yerine getirmediği gerekçesiyle AKP’yi eleştirebiliyor. Sanki CHP’nin büyük destek verdiği Cumhuriyet mitinglerinde atılan AB karşıtı sloganları ve o mitinglere katılıp, şimdi Ergenekon sanıkları arasında yer alan asker, sivil şahsiyetleri unutmuşuz gibi. Sahi CHP o sanıkların neden arkasında duruyor, yoksa onlar gibi AB’ye ve “Türkiye’yi bölecek ölçütlerine karşı mı çıkıyor? Şu soruya yanıt verse de biz de her yazımızda yineleyip durmasak.    

Kılıçdaroğlu yine bu sorunun yanıtını vermiyor, ölçüyü kaçırdığı bu konuşmasında. Aksine CHP’yi tek parti dönemi dâhil bu ülkede demokrasinin yeşermesi için mücadele etmiş, siyasi tarihimizde sayısız darbeye karşı direnmiş bir partiymiş (!) gibi takdim ediyor. Sanki hepimiz ayda yaşıyoruz ya da Alzheimer’in pençesine düşmüş zavallı bunaklarız.   

Açıklanan demokratikleşme paketi daha çok demokrasi talep edenlerce eleştirilebilir elbette. Yeterli olduğunu söylemek bizzat Başbakan’ın da kabul ettiği gibi mümkün değil zaten. Ama Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinin de postuna büründüğü demokratlıkla yakından uzaktan ilgisi yok. CHP lideri demokrat olduğuna bizleri inandırmak için önce yeni anayasa önüne koyduğu o kırmızıçizgileri kaldırsın, MHP ağzıyla konuşan ulusalcı arkadaşlarıyla yolları ayırsın, sonra kalksın başkalarını eleştirsin. Gerçekleri ters yüz eden bu sözleri, zekâlarıyla alay edilmesine isyan eden milyonlarca kararsızı bile AK Parti saflarına katmaktan başka şeye yaramayacağa benziyor çünkü.