Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Ana dilde eğitimin çatlattığı Jakobenizm

  • 9.10.2013 00:00

 Türkiye, Fransız devriminin ama özellikle Jakobenler Kulübü’nün (Clubs des Jacobins) seçkinci ve tepeden inmeci siyasi felsefesinin etkisini siyaset arenasında iliklerine kadar hisseden ülkelerden biri. Bu kulübün ve siyasi felsefesinin1790’lı yıllarda başlayan uzun bir öyküsü var.  Jakobenizmin tarihi ve geçirdiği evrim ayrı bir yazı konusu oluşturur kuşkusuz. O bakımdan burada özellikle bu sözcüğün Fransızcada ve dünya siyaset literatüründeki güncel karşılığının altını çizmekle yetinmekte yarar var.

Jakobenizm bugünkü anlamıyla devleti idari yönden aşırı merkezileşmiş ve bürokratlaşmış bir yapıda örgütleyen bir doktrin. Siyasi iktidarın teknokrat seçkinler tarafından ülkenin tüm coğrafi bölgelerinde ve toplumsal yaşamın her alanında tek tip bir anlayışla uygulanmasını öngörüyor. Bu özellikleriyle Jakobenizmin bürokratik vesayete cevaz vermesi bir yana bölgeciliğin, yerinden yönetimin karşısında yer aldığını vurgulamak gerekiyor.

Jakobenizmin izlerine bugünkü Fransız anayasal sisteminde, yasal uygulamalarında ve özellikle yargı kararlarında da rastlanıyor. Demokrasinin 70’li yıllardan bu yana yerelleşmeyi ve yerinden yönetimi ve bireylerin farklılıklarını kapsayacak yönde gelişmeye başlaması dünyada jakobenizme darbe üstüne darbe indirirken, demokrasinin beşiklerinden biri sayılan Fransa’yı da değişime zorladı doğal olarak.

Ana dilin öğretilmesi ve ana dilde eğitim verilmesi, 1982’de yerelleşme reformunu (décentralisation)  yapmayı başaran Fransa’yı ve jakoben yönetim anlayışını 90’lı yıllardan itibaren zorlayan konuların başında gelmeye başladı.  Özellikle kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin imzaya ve onaya açtığı “Ulusal Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi” ve “Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı” nedeniyle.

Amacım Fransa’nın bölgesel ve azınlık dilleri konusundaki yaklaşımını ve uygulamalarını aktarmak. Türkiye’de CHP ve MHP ve özellikle asker, sivil bürokratlar içindeki jakobenlerin gözlerini ayırmadığı Fransa’nın durumu, ana dilde eğitim konusunda referans oluşturuyor çünkü. Konu ayrıca Türkiye’deki durumun bir zamanlar AB’nin bu konuda en geri kalmış ülkesinden bile çok geride, kabul edilemez bir noktada olduğunu da ortaya koyacak doğal olarak.

Fransa’nın bölgesel ve azınlık dillerine yaklaşımı   

Avrupa’nın belki de en çok azınlığa sahip ülkesi Fransa, topraklarında azınlık olmadığını savunan bir ülke. Etnik kökeni, dili, dini farklı olan herkesin Fransız olmasını savunması bizim milliyetçilerin de hoşuna gidiyor elbette. Ama Fransa, daha V. Cumhuriyet’e geçmeden önce, 1951’de çıkarılan (şimdi yürürlükte olmayan ama başka yasal düzenlemelerle devam eden) Deixonne Yasası ile en azından bölgesel dil ve diyalektlerin varlığını tanıyor ve seçmeli olarak bunların öğretilmesine cevaz veriyor. Kürtçe diye bir dil olmadığı saçmalığı ve askerde öyle 80, 90’larda değil 2000’lerin başında bile anlatıldığını duyduğum “kart- kurt” benzeri hikâyeler yok Fransa’da. 

Aksine Anayasa Konseyi’nin (Conseil Constitutionnel) farklılıkları olan Fransız vatandaşlarıyla ilgili övgüye değer bir içtihat kararı var.  1995 tarihli bu karara göre, anayasa mademki herkesi eşit ve özgür (ayrıca kardeş) vatandaş sayıyor,  eşitlik ilkesinin gereği farklılıklarının serbest olmasını öngörüyor.  Yani ana dili Oksitanca olan bir Fransız vatandaşının bu dili kullanması, farklılıkları olmayan bir vatandaşa eşit olması için şart. Her ikisi de birinin Oksitanca, diğerinin Fransızca olan ana dillerini kullanabilmeleri halinde aynı ölçüde özgür olabilirler çünkü.

Burada bir parantez açarak yeri geldikçe hatırlattığım bir anımı bir kez daha vurgulamak istiyorum. Bu içtihat kararını Helsinki sürecinde (2000) kaleme aldığım “kapsayıcı anayasal vatandaşlık” başlıklı gayri resmi bir belge , o zaman MGK Genel Sekreterliğinde görevli üst rütbeli birinin el yazısıyla “ yazdıklarıma katılmadığı ve birinin kendisine bunu izah etmesi gerektiği” notunu düşerek MGK Genel Sekreterliği tarafından Bakanlığa iade edilmişti. Belli ki örnek aldığı Fransız jakobenizminin en köklü olduğu kurum olan yargının kararına ilişkin bu bilgi hoşuna gitmemiş, bundan yararlanacağına o bilgiyi verenden şikâyetçi olmayı yeğlemişti. Ama gün gelir devran döner, nasıl bir faaliyet içinde olmuş ki Ergenekon sanıklarından biri şimdi; nereden nereye geldik diyen Başbakan Erdoğan’a hak vermemek elde değil.

Parantezi kapayıp Fransa’ya dönecek olursak, aynı Anayasa Konseyi’nin 1999’da Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’nı, öngördüğü 98 yükümlülükten sadece 39’unu kabul ederek, ayrıca altına çekince koyarak imzalayan dönemin hükümetine dahi onay izni vermediğini hatırlatmak gerekir. Oysa çekince metninde, Şart’a onay verilmesinin azınlıkların ve olabilecek kolektif haklarının tanınması anlamına gelmeyeceğinin ve Fransız vatandaşlarının ayrım gözetmeksizin eşitliğinin, başka bir deyişle Anayasa Konseyi’nin söz konusu içtihadının altı çiziliyordu.

Cumhurbaşkanı François Hollande’ın son seçim vaatlerinden biri (56.cısı) bu Şart’ın onaylanmasıydı. Hollande ayrıca yeni “décentralisation” adımları çerçevesinde bölgesel dillerle ilgili açık bir mevzuat oluşturma sözü de vermişti.  Bu amaçla geçen Mart ayında Kültür Bakanı Bayan Aurélie Filipetti, Şart’ta üstlenilen yükümlülüklerin uygulanması konusunda kamu kuruluşlarını aydınlatmak ve gerekli tavsiye ve önerilerde bulunmakla görevli bir Danışma Komitesi de kurmuştu.   

Anayasal ve yasal mevzuat   

Bayan Filipetti o dönemde azınlık gruplarına kolektif haklar tanıyarak Fransız milletinin birliğini (unicité nationale) tehlikeye düşürdüğünü savunan Anayasa Konseyi’nin görüşüne (avis) karşı çıkarak, “bugün Bretonca, Baskça ya da Oksitancanın Fransa’nın ulusal birliğini tehlikeye düşürdüğüne kim inanır” diye sormuştu. Ama daha sonra amacın salt Şart’ın onaylanması olmadığını söylemek zorunda kalmıştı. Çünkü Anayasa Konseyi’nin zorunlu gördüğü anayasa değişikliğini yapmak için gerekli olan beşte üç çoğunluğu bulmak söylendiği kadar kolay değildi.

Aslında Anayasa’nın 75. maddesine bölgesel dillerle ilgili olarak eklenmiş bir fıkra var: “bölgesel diller Fransa’nın kültürel mirasına aittir”. 2008 yılında gerçekleşen bu anayasa değişikliği önce 2. madde için öngörülmüştü. “ Cumhuriyet’in resmi dili Fransızcadır”  cümlesinin arkasına eklenmesi Milli Meclis’te benimsenmiş ancak Fransızcanın birincil dil niteliğini gölgelediği gerekçesiyle Senato tarafından reddolunmuştu. Bugün bölgesel dillerle ilgili 75/1. maddede yer alan bu ifade deklaratif bir nitelik taşıyor ve bu diller için koruyucu hukuksal bir çerçeve oluşturmuyor ne yazık ki.  

Bu nedenle Fransa’da bölgesel dillerin kullanımının azaldığını vurgulayan söz konusu Danışma Komitesi’nin Temmuz ayında açıkladığı raporu, “Baskça, Bretonca, Katalanca ve Oksitanca gibi yerel dillerin önemini vurgulayan “sembolik değeri yüksek” bir yasa çıkarılmasını öneriyor.  Komite’nin bir başka önerisi de Fransızları “çift dilli eğitim konusunda duyarlı kılacak” bir iletişim kampanyası başlatmak. Ancak anayasada değişiklik olmadıkça sembolik adımların on yıllardır süren uygulamayı kökünden değiştirmesi söz konusu değil elbette.

Bugün Fransa’da 1951 yasasıyla başlayan ve çeşitli yasal düzenlemelerle günümüze kadar gelen uygulama, bölgesel dillerin öğretilmesinin ve bu dillerde eğitimin özel okullarda yapılması yönünde.  Uzun zamandan beri Bretonca Diwan, Baskça İkastola, Oksitanca Calandreta, Katalanca Bressola adı verilen okullarda öğretiliyor. Statüleri 1994’te belirlenmiş olan bu okullar özel dernek okulları ama devletin sübvansiyonlarından yararlanıyorlar. Diwan ve İkastola’larda ana dilde eğitim tam olarak verilebiliyor.

AB üyelerinin ana dilde eğitim konusunda en geri ülkesi Fransa’da durum böyle. Demokratikleşme paketiyle Türkiye’de ana dilde eğitime özel okullarda cevaz veren uygulama, bu okullara devletçe sübvansiyon verilmesi halinde ancak Jakoben Fransa’yı yakalamamızı sağlayacak.  Ama bu bireysel hakkın önündeki engelin ortadan kaldırılması için öncelikle mevcut anayasanın 42/2. Maddesindeki hükmün de kaldırılması gerekiyor.  

Jakobenizm Fransa’da varlığını hâlâ sürmekle birlikte çatlamış durumda ve kaçınılmaz sona doğru yaklaşıyor. Çünkü Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’nı onaylamak AB’ye aday üyeler için yerine getirilmesi gereken koşullardan biri artık. Ayrıca Fransa’nın, bütün komşuları tarafından onaylanmış olan bu Şart’a direnmesinin fiilen bir anlamı da yok. Örneğin Baskça ve Katalanca komşu İspanya’da sadece eğitim değil, özerk topluluklarla sınırlı olmak kaydıyla ikinci resmi dil aynı zamanda.   

Uzunca bir dönem siyaset arenasına damgasını vurmuş olan Jakobenizmin geleceği yok kısacası. O bakımdan kraldan çok kralcı Türkiye’deki ulusalcılar ve Jakoben milliyetçilerin savunduğu köhnemiş fikirlerin de giderek desteğini sıfırlayacağını söylemek için müneccim olmak gerekmiyor. Çağdaşlık, dünyanın gidişatına karşı çıkmak değil, uyum sağlamak. Bu uyumu sağlamakta ne kadar gecikilirse, o kadar çağdışı kalınır elbette.                     

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar