• 19.10.2013 00:00

 Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, aday ülkelerin Kopenhag ölçütlerini karşılama ve Topluluk müktesebatına uyum sağlama yolunda kaydettiği ilerlemeleri her yıl Ekim/Kasım aylarında yayımladığı yıllık raporlarla değerlendiriyor. Aday ülkelerin yıl içinde gerçekleştirdiği siyasi ve ekonomik reformların sıralandığı ve üyelik sürecini olumlu ya da olumsuz etkileyebilecek faktörlerle birlikte değerlendirildiği ilerleme raporlarını ilgili ülkelere tutulan birer aynaya benzetmek mümkün. Aslında Komisyon ve aday ülke yetkilileri arasındaki diyalog kanalları hep açık tutulduğu için aynadaki görüntü tümüyle olumsuz olmuyor, daha doğrusu böyle olması istenmiyor. Olumsuz gelişmeler yumuşatılarak, olumlu unsurlar ön plana çıkarılarak görüntü biraz rötuşlanıyor ve aday ülkelere en azından cesaretlendirici bir mesaj verilmeye çalışılıyor.  

AB Komisyonu’nun 2013 İlerleme Raporu’na ana hatlarıyla göz atıldığında bu geleneksel dengeleyici yaklaşımın yanı sıra, Türkiye’nin notunun bu kez özellikle bir önceki yıla oranla çok daha olumlu olduğu görülüyor. 2012 raporunun Türkiye için en olumsuz raporlardan biri olduğu anımsanacak olursa, bu durum doğal karşılanabilir belki ama bu yıl çözüm sürecinin yarattığı olumlu farkı göz ardı etmemek gerekir. Nitekim 2012 raporunda haklı olarak Kürt sorununda çözüme yönelik hiçbir ilerleme kaydedilmediği vurgulanırken, bu yılki rapor, dördüncü yargı paketiyle birlikte, başta “ülkenin güneydoğusunda terörizm ve şiddetin sona erdirilmesine yönelik bir sürecin başlatılması olmak üzere” atılan bir dizi önemli adımın altını çiziyor. Kısacası hükümetin geçen yılki notu kırıksa, bu defakinin en azından orta olduğuna kuşku yok. 

Aslında ilerleme raporları öncelikle aday ülke hükümetlerini değerlendiren birer karne niteliği taşıyor. Bu nedenle raporda olumlu unsurların fazla olması yani karnelerin iyi ya da pekiyi gelmesi hükümetlerin işine geliyor. Muhalefet partileri ise olumsuz noktaların üstüne parmak basarak, kendilerinin bu yolda çok daha iyi ilerleyeceklerini öne sürüyor. Genelde bu böyle, ama Türkiye’de tam olarak değil; zira muhalefet partilerimiz raporda hükümete olumlu puan verilen noktalarda karşı politikalar üretiyor. Mesela çözüm süreci veya demokratikleşme paketi gibi. O bakımdan Komisyon’un raporda ele aldığı konulardaki değerlendirmeleri, diğer siyasi partilerinin o konulardaki politikaları için de geçerli birer not oluşturuyor.

Raporda yer alan konular temelinde böyle bir çalışmayı ana muhalefet partisi için yapmakta yarar var. Çünkü üçlü koalisyon döneminden beri Kopenhag ölçütlerinin karşılanmasında fren işlevi gören diğer muhalefet partisinin AB’ye üyelik yolunda iddiası yok. Genel Başkanı da, raporla ilgili olarak “bu, bir oyundur, evrensel bir oyundur. Birbirine göz kırpmadır. Bundan sonuç çıkmaz” dedi zaten. Ama ana muhalefet partisi bu konuda iddialı, hatta Genel Başkan Yardımcılarından Erdoğan Toprak’ın yaptığı yazılı açıklamaya bakılırsa çok iddialı.  Diyor ki “aslında rapor Türkiye’nin değil, AKP’nin ilerlemediğini ortaya koymaktadır.”

Bu açıklamadan çıkarılacak sonuç, CHP iktidarında Türkiye’nin AB yolunda en azından bugünkünden çok daha hızlı ilerleyeceği. Peki, CHP iktidar olsaydı, izlediği politikalar itibariyle Türkiye’nin notu daha yüksek mi olurdu acaba?  

CHP’nin rapordaki başlıca olumlu noktalara yaklaşımı

Raporda öncelikle Türkiye ile PKK (Öcalan) görüşmelerine güçlü bir destek veriliyor ve bu girişimin terör ve şiddet ortamının sona ermesi ve Kürt sorununun kapsamlı bir çözüme kavuşturulması için önemli bir fırsat oluşturduğunun altı çiziliyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, çözüm süreci, dördüncü yargı paketiyle birlikte bu yılki raporun en olumlu temel taşlarından biri. Toprak’ın açıklamasında konuyla ilgili bir satırın bile yer almaması İlerleme Raporu ile ilgili objektif bir değerlendirme yapmadığının somut bir göstergesini oluşturuyor aslında.

Hükümete olumlu bir puan getiren ama çok daha önemlisi, başarılı biçimde yönetilebilirse Türkiye’nin önünü açacak olan böyle bir süreci CHP iktidar olsa başlatır mıydı?  Bu konuda kamuoyunda kuşku var; zira CHP hâlâ sürece açık ve net bir destek vermiş değil. Daha önce Habur sürecinin tıkanmasında başat rol oynamış olan ana muhalefet partisi demokratikleşme bahsinde de geride kalıyor.  

Demokratikleşme (paketi) İlerleme raporunun olumlu değerlendirdiği kilit noktalardan bir diğeri. Eksikleri nedeniyle elbette yeterli olmayan ama her demokratikleşme adımı gibi desteklenmeyi hak eden bu pakete de CHP, özellikle ulusalcı kanadıyla sert tepki gösteriyor. Yılbaşındaki pakette yer alan ana dilde savunma hakkına olduğu gibi bu defa da ana dilde özel okullarda eğitim imkânı verilmesine karşı çıkıyor.

Demokratikleşme paketine CHP’li ulusalcılar tarafından yöneltilen tepkiler bu konuyla sınırlı kalmıyor. Bu paketin bir karşıdevrim paketi olduğu, Türk ulusunu ve Atatürk devrimlerini hedef aldığı öne sürülüyor. Bu tepkilere ve elbette kişisel olarak benim ve çevrem için değil ama farklı yaşam tarzları olanlar için önem taşıyan başörtüsü yasağının kaldırılmasına karşı Danıştay’a yapılan başvuruya bakılırsa, CHP’nin böyle bir demokratikleşme paketini dünyada çıkarmayacağını söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla demokratikleşme konusunda da ana muhalefet partisinin AK Parti’den daha geri bir çizgide bulunduğu ortada.  

Raporda desteklenen yeni anayasa süreci hakkında partilerin yaklaşımları temelinde ayrıntılı bir değerlendirme yapılmadığı için geniş katılımın gereği üzerinde durulmakla yetiniliyor. Ama bugüne kadarki yaklaşımından biliyoruz ki CHP, yeni anayasaya 12 Eylül darbesinin iradesini yansıtan mevcut anayasanın değiştirilemez maddelerini taşıma konusunda ısrarlı. Ayrıca yukarıda da altını çizdiğim gibi bireysel bir temel hak olan ana dilde eğitim konusunda AK Parti’den çok daha geride duruyor.   

Raporda asker-sivil ilişkilerinde olumlu gelişmeler olduğu tespiti de yapılıyor; her ne kadar bu konuda henüz anayasal bir güvence bulunmasa da, Genelkurmay’ın ve komutanların siyasi konularda görüş beyan etmekten kaçınması bu olumlu tespitin temelini oluşturuyor.  

Raporda Ergenekon davasıyla ilgili olarak da “karar, demokratik yollardan seçilmiş hükümeti yıkmak amacını güden bir suç ağının varlığını tescil etmiştir” deniliyor. Türk yargı sisteminde mevcut eksikliklerin bu davada da gözlendiği ve bu yüzden kararın toplum katmanlarının bir bölümünde kabul görmediği dile getirilse de, davanın özü ve darbe girişiminin yargılanması destekleniyor. Silivri sanıkları ve mahkûmlarının kayıtsız şartsız arkasında duran CHP’nin bu konuda aldığı tavır Komisyon’un yaklaşımıyla hiç örtüşmüyor. CHP iktidarda olsa, yargıya müdahale etmeye ve bu davaların görülmesini engellemeye kalkar mıydı bilemeyiz ama şurası muhakkak ki bugünkü söylemi bu doğrultuda.

Raporda Suriye kriziyle ilgili ayrı bir parantez de açılıyor; Türkiye’nin “insanlık trajedisinin mağduru olan Suriyelileri kucaklama konusunda gösterdiği çaba” ve  “daha birleşik bir muhalefet oluşmasına verdiği destek” olumlu değerlendiriliyor. CHP’nin Suriye konusundaki politikası böyle bir övgüye lâyık görülür müydü tartışılır elbette.

Özet olarak, bu yılki İlerleme Raporu’ndaki olumlu noktaların en önemlilerinde CHP’nin karşı görüş ürettiğini ve raporda da altı çizilen toplumdaki kutuplaşmaya en azından katkıda bulunduğunu kabul etmek gerekir. Ama Toprak açıklamasında, toplumsal kesimler arasındaki “ayırımcılık, dışlama ve ötekileştirmeyi” AK Parti’ye mal ederek özeleştiriden kaçınmakla kalmıyor, ayrıca bu değerlendirmesini Komisyon’a atfederek yanlış bilgilendirme de yapıyor. Bu dezenformasyon bile başlı başına kutuplaşmaya katkı niteliği taşıyor.    

CHP’nin rapordaki olumsuz noktalara yaklaşımı

Rapordaki olumsuz noktaların başında kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanması geliyor. Gezi protestoları nedeniyle gündeme gelmesi beklenen bu konuda Komisyon oldukça dengeli bir dil kullanıyor. Gezi protestolarının daha farklı taleplerle başka şehirlere yayıldığı ve daha da önemlisi protestocuların arasında “az da olsa şiddete başvuranların görüldüğü” vurgulanıyor. “İnsan hakları ihlalleri iddialarıyla ilgili olarak görevden uzaklaştırma ve idari soruşturma uygulamalarının devreye sokulduğu” da ayrıca dile getiriliyor. Dolayısıyla CHP’nin beklediği ya da Toprak’ın açıklamasında belirttiğinin aksine, Komisyon “AKP’nin Gezi Parkındaki tavrını kabul edilmez bulmuyor”.  Aslında kabul edilemez olan güvenlik güçlerinin ya da mahkemelerin yerine “AKP” demek. Bu söylem “AKP düşmanlığı” üzerinden kutuplaşmaya katkı yapıyor çünkü.  

Güvenlik güçlerinin orantısız ve aşırı güç kullanması ne AK Parti’nin gitmesi, ne de başka bir partinin, örneğin CHP’nin iktidara gelmesiyle sona erecek bir sorun. Demokratik ülkelerde de zaman, zaman görülen bu sorunun çözümü için öncelikle toplumda demokrasi kültürünün kök salması gerekiyor. Bu da yeni anayasa yapmaktan başlayarak demokratikleşme adımlarını sıkılaştırmayı zorunlu kılıyor. CHP, Gezi olayları üzerinden hükümeti eleştiriyor ama gel gör ki demokratikleşme konusunda arzu ettiğimiz düzeyde olmayan AK Parti’nin bile çok, çok gerisinde.

CHP iktidarında diyelim ki Gezi türü protestolar olmayacaktı. Kimse sokağa çıkıp CHP hükümetini istifaya zorlamak için şiddete başvurmak suretiyle sokak gösterileri yapmayacak ve AB İlerleme Raporu’nda da bu konuda eleştiriler yer almayacaktı. İyi güzel de yukarıdaki bölümde ele aldığımız konularda eleştirdiği AK Parti kadar demokratikleşme adımı atmadan Türkiye’yi AB yolunda nasıl ilerletecekti ki?

Bu soruyu, Toprak’ın söz konusu açıklamasında yer alan “rapor Türkiye’nin değil, AKP’nin ilerlemediğini ortaya koymaktadır” tespiti için yöneltiyorum. Yeni anayasadan darbe izlerinin kaldırılmasına, darbe girişimlerinin yargılanmasına ve demokratikleşmeye hayır diyerek, Suriye’nin diktatörüne destek verip kendi ülkesinin Başbakanı’nı diktatör ilan ederek, kısacası sadece mevcudu kötüleyerek, Türkiye’yi AB yolunda ilerletmek mümkün değil ki.  Bunun için AK Parti’den çok daha fazla demokrasi önermek gerekiyor.

İlerleme Raporu’nun olumsuz noktalarına bakıldığında AK Parti’nin eksiklikleri, bundan sonra yapmak zorunda olduğu reformlar görülüyor. Son pakette yer almayan ve Komisyon’un dikkat çektiği Ruhban Okulu’nun açılması, yargı sisteminde, ifade ve basın özgürlüğünde Avrupa standartlarının benimsenmesi, Alevi sorunu, yeni anayasada vatandaşlık tanımı vb… gibi. Bu noktalarda CHP, AK Parti’den ileri bir noktada mı bulunuyor, yoksa iktidar partisi yeni paketler çıkardığında, karşıdevrim çığlıkları atan ulusalcıları marifetiyle iptal ettirmeyi mi düşünüyor?

Ana muhalefet partisinin gerçeklerden uzak açıklamalar yapmak, atıp tutmak yerine oturup bu soruların yanıtlarını bulması ve kendisine tutarlı bir yol haritası belirlemesi gerekiyor. Yoksa bu politikasıyla sadece kemikleşmiş seçmenini kutuplaştırır, yeni seçmen edinemez. Türkiye AK Parti iktidarıyla AB yolunda yavaş da olsa ilerliyor. Daha hızlı ilerlemesini arzu edenler var ama biliyorlar ki CHP iktidar olsaydı, bugünkü politikaları temelinde Komisyon’dan kırık not alırdı. Acı belki ama gerçek olan da bu.