Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

ABD’nin eski alışkanlıkları, yeni yöntemleri

  • 30.10.2013 00:00

 Soğuk Savaş yıllarının iki kutuplu dünyasının süper güçleri ABD ve SSCB kendi etki alanlarındaki ülkelerin içişlerine karışma alışkanlığı edinmişlerdi. O yıllarda demokrasi standartları bile mensup olunan bloklara göre değişiyordu.  ABD’nin önderliğindeki blokta yer alan liberal demokratik ülkeleri tanımlamak için “Batı demokrasileri”  kavramı kullanılıyordu. Çünkü bir de Sovyet bloğunda yer alan ülkeler için kullanılan  “halk demokrasileri” kavramı vardı; her ne kadar evrensel demokrasi ilkeleriyle birebir örtüşmüyorsa da.

Aslında Washington’un bir dünya gücü olarak ortaya çıktığı dönemden önce de “Latin Amerika” gibi oldukça büyük bir etki alanı vardı. Nitekim 1823 tarihli Monroe doktrinine göre, Avrupalı sömürgeci devletlerin Amerika kıtasına yönelik her türlü girişimi “ABD’nin müdahalesini gerektiren bir saldırı eylemi” niteliği taşıyordu. Washington’un bu angajmanı, İspanya ve Portekiz’e karşı verdikleri savaş sırasında Latin Amerika ülkelerinin işine geliyordu kuşkusuz. Ama Avrupa’dan bağımsız olduktan sonra bu ülkeler ABD’nin tüm Amerika kıtası üzerindeki hegemonyasının temelini oluşturan Monroe doktrininden haklı olarak rahatsızlık duymaya başladılar.  Bu rahatsızlık Soğuk Savaş döneminde had safhaya ulaştı.

Komünizme karşı ülkelerin içişlerine müdahale

Monroe doktrini Kuba devrimiyle birlikte Latin Amerika ülkelerinde Sovyet tipi sosyalizmin veya komünizmin engellemesinin ideolojik aracına dönüştü.  Kısaca anımsatmak gerekirse Amerikan yanlısı diktatör Baptista’nın devrilmesiyle başlayan 1959 Kuba devrimi, Castro’nun yeni rejimi komünizme doğru kırması, SSCB ile yakınlaşması ve Amerikan şirketlerini kamulaştırması ile birlikte ABD’nin de tepkisini çekti. Washington derhal Domuzlar Körfezi’ne CIA’nin Guatemala’da eğitmiş olduğu Kubalı karşı devrimci askerleri indirerek, Castro’yu öncelikle askeri yoldan devirmeyi denedi. Bu operasyon başarılı olmadı ama bir yıl sonra patlak veren Kuba ile birlikte Türkiye’nin de odağında bulunduğu misil krizi Doğu ve Batı bloklarını sıcak savaşın eşiğine kadar getirdi. Ardından ABD Ada’ya tarihinin en uzun ekonomik ve ticari ambargosunu uygulamaya başladı.

Kuba, Washington yönetiminin Monroe doktrinini uygulamayı sürdürdüğü Soğuk Savaş döneminde Latin Amerika’da rejimini değiştirmeyi başaramadığı tek örnek.  Hemen ardından Brezilya’da seçilmiş Başkan João Goulart’ı deviren 1964 askeri darbesi geliyor. Bu darbenin özelliği, gerekçesini Kuba’nın Sovyet Bloğu’na dâhil olmasıyla güçlendiği öne sürülen komünizm tehlikesinin oluşturması. Washington’un sadık adamı General Castelo Branco, darbeyi ABD ile birlikte hazırlanan yeni “ulusal güvenlik doktrini” temeline oturtuyor. CİA’de sonraki yıllarda genel müdür yardımcılığı görevini üstlenen Vernon Walters da darbede etkin bir rol alan isimlerden. Başlı başına bir yazı konusu olan 1964 darbesinin 1946 anayasasını yürürlükten kaldırdığını, temel hak ve özgürlükleri askıya aldığını ve daha da kötüsü Brezilya’da1985’e kadar süren ve ağır insan hakları ihlalleriyle tarihe geçen uzun bir askeri diktatörlük dönemini başlattığını anımsatmakta yarar var.

Komşu Arjantin’e gelince, bu ülke de 1966-1973 ve 1976-1983 arasında iki ayrı diktatörlük dönemi yaşadı. Kendine “Arjantin devrimi” diyen ilk darbe gibi ikinci de “nasyonal Katolik” kökenden geliyordu. Bu yıl cezaevinde yaşamını yitiren General Jorge Videla’nın Devlet Başkanı İsabel Peron’u deviren 76 darbesi, Brezilya’dan farklı olarak, Katolik Kilisesi’nin desteğine de sahipti. Ortak yönleri ise komünizm karşıtlığıydı. Bu ikinci diktatörlük döneminin bilançosu ağırdı: Kayıtlara 30 bin kayıp, 15 bin infaz, 9 bin siyasi tutuklu ve 1,5 milyon sürgün edilen insan olarak geçmişti.  

Arjantin diktatörlüklerinin de ABD ile ilgisi vardı elbette.  O dönemde komünizmle mücadele çerçevesinde siyasi muhaliflere karşı Latin Amerika’da ABD’nin destek verdiği ve doğrudan 60 bin muhalifin ölümüne yol açtığı söylenen Condor Operasyonu yürütülüyordu. Condor’un Brezilya ve Arjantin dışındaki kilit ülkeleri olan Bolivya, Uruguay, Paraguay ve Şili’de aynı dönemde (70, 80’ler) diktatörlük rejimlerinin olması tesadüf değildi elbette. Şili’de seçilmiş Başkan Allende’yi deviren CİA’in doğrudan desteğine sahip 1973 darbesini de bu vesileyle anımsatmakta yarar var.  Başkan Nixon’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ‘in “ABD’nin güney yarımkürede karşılaştığı en büyük sorunlardan biri” dediği ama sadece demokratik yollardan seçilmekten başka suçu olmayan Allende’nin iktidarını deviren darbeyi.     

Komünizm ile mücadele ettiği bahanesiyle ağır insan hakları ihlalleri yapan darbelere ya da Nikaragua’da olduğu gibi silahlı muhalif gruplara destek veren ABD’nin Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından haksız bulunduğunu da anımsatmakta yarar var. UAD, 1986 tarihli bu kararını, ABD’nin Nikaragua’daki sol hükümeti düşürmek için silahlı muhaliflere (contras) yaptığı askeri yardımla BM Yasası’nın “içişlerine karışmama” ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle vermişti. Amerikan müdahalesinin körüklediği iç savaşın Nikaragua’ya faturası çok ağırdı: 17 milyar dolarlık maddi zarar bir yana yaklaşık 38 bin insan yaşamını yitirmişti. ABD ise, bu karara, müdahaleleri sadece hukuki değil ayrıca insani yönden kabulü edilemez olduğu halde, UAD’nin zorunlu yargı yetkisini tanıdığına dair 1946 tarihli açıklamasını geri çekerek tepki göstermişti.

Washington’un komünizmle mücadele gerekçesiyle ülkelerin içişlerine yaptığı demokrasi karşıtı müdahaleler Latin Amerika ile sınırlı değil kuşkusuz. Dünya’nın başta Orta-Doğu olmak üzere diğer yörelerinde ve çok uzağa gitmeye gerek yok bizde de askeri darbelere en azından yeşil ışık yaktığı biliniyor. Başta da altını çizdiğim gibi halk demokrasileri evrensel demokrasi ilkelerini tümden içselleştirmiş ülkeler değildi kuşkusuz. Ama bu rejimlerin iktidar olduğu Kuba gibi ülkelere Doğu-Batı dengesi nedeniyle bir şey yapılması mümkün değilken, o dönem demokrasi yolunda ilerlemeye çalışan ülkelerde komünizm tehdidi bahanesiyle anti-demokratik rejimlere destek olmanın bir anlamı var mıydı?  

Post-komünizm döneminde içişlerine müdahale

Bu sorunun yanıtını vermesi gereken Washington; zira 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile başlayan Sovyet Bloğu’nun dağılması sürecinde Türkiye dâhil Latin Amerika ve dünyanın diğer bölgelerinde darbeyle işbaşına getirilen otoriter rejimlerin hiçbir katkısı olmadı. Aslında Clinton döneminin Amerikan dış politikasına bakıldığında, bu gerçeğin bilindiği anlaşılıyor. Amerikan birliklerinin geri çağrılarak savunma bütçesinde tasarrufa gidilen bu dönemin en büyük özelliğini, Sovyet Bloğu’ndan kopan ülkelerin demokratikleşme süreci oluşturuyor. Bu sürece destek vermek de Batılı müttefikleri gibi ABD dış politikasının temel unsurlarından birini oluşturuyor.

Aynı dönemde uluslararası arenada tek süper güç olarak kalan Washington’un ayrıca dünyada ve Avrupa’da meydana gelen çatışmaları çözme konusunda sorumluluğu artıyor. İçişlerine müdahale konusu da Washington’un yukarıda Latin Amerika’daki örneklerini aktardığımın tam aksi bir çerçevede gündeme gelmeye başlıyor. Daha açık şekilde ifade etmek gerekirse, komünizmle mücadele bahanesiyle insan haklarını kısıtlayan darbeleri desteklemek değil, ağır insan hakları ihlallerini önlemek için. Çünkü BM’nin görevlerinden biri de, “insan haklarına ve temel özgürlüklerine bütün dünyada etkin biçimde saygı gösterilmesini kolaylaştırmak” (md 55) Bunun için teoride “insani müdahale” ve “koruma yükümlülüğü” gibi yeni kavramlar geliştirilirken, arazide de Eski Yugoslavya’daki çatışmaları ve acımasızca uygulanan etnik temizliği engellemek için NATO operasyonları düzenleniyor.

Kabul etmek gerekir ki askeri darbeler yapmak, muhaliflere karşı operasyonlara kalkışmak ne kadar kabulü mümkün olmayan girişimlerse, insani amaçlı operasyonlar da o kadar çok önem taşıyor. Hatta bu tür operasyonlarda zaman unsuru da önemli; çünkü örneğin Srebrenica ya da Ruanda’da olduğu gibi geç kalındığı zaman binler, hatta yüz binlerce yaşam kaybedilebiliyor. Washington, Clinton döneminde Eski Yugoslavya’daki operasyonlarda biraz gecikmiş olsa da büyük devlet sorumluluğunu yerine getirdi. Bu, Soğuk Savaş dönemine oranla yeni olduğu gibi saygın bir roldü de aynı zamanda. Bundan Washington’un Soğuk Savaş dönemindeki demokrasi karşıtı politika ve uygulamalara artık dönmeyeceği anlamı çıkarılabilir miydi?

“Komünizm tehdidi”  sona erdikten hemen sonra ortaya çıkan ve 11 Eylül 2001 saldırılarıyla birlikte ciddiyet kazanan “radikal İslam” tehdidi ABD’nin dış politikasını olumsuz yönde etkiliyor ne yazık ki. Bush yönetiminin bu gerekçeyle düzenlediği Afganistan ve olmayan kimyasal silahlar bahanesiyle giriştiği Irak operasyonları sonuçta bu ülkelerde Soğuk Savaş döneminde görülen anti demokratik yapıların desteklenmesi sonucunu doğurmadı.  Bundan Washington’un bundan böyle dünyanın neresinde olursa olsun demokratikleşme hareketlerine destek verdiği sonucu çıkabilirdi belki. Mısır darbesiyle başlayan Arap Sonbaharı sürecine üstü kapalı destek vermeseydi elbette.

Son Mısır darbesi, komünizme olduğu gibi radikal İslam tehdidine karşı da demokrasiye karşı güçlere destek verilebileceği izlenimi yaratıyor ki bunu Washington’un dış politikasında tehlikeli bir geriye dönüş olarak değerlendirmek mümkün. Dış politikanın ulusal çıkarlar doğrultusunda oluşturulduğu gerçeğini kabul etsek de, bunu demokrasi ölçütünü bir kenara bırakarak yapmak, Orta-Doğu’da ileride çatlaması kaçınılmaz tehlikeli beraberlikler doğurur sadece.

Tehlikeli oyunlar

Amerikan Güvenlik Ajansı’nın(NSA) Washington’un Avrupa ve Latin Amerikalımüttefikiülkelerin devlet adamlarının telefonlarını dinliyor olmasıbüyük bir skandal kuşkusuz. AncakABDaçısından sıkıntıdevlet adamlarının nelerle yaptıklarını izlemekten çok istihbarat örgütlerinin ne kadar tehlikeli işlerle uğraşabileceğinden kaynaklanıyor. Komünizm tehdidi var diye başka ülkelerde darbe oyunları oynayanların şimdilerde, hatta on yılı aşkın bir süredir denedikleri yeni yöntemler kendisini arayıp sorular soran müttefikleri karşısında Başkan Barack Obama’nın yüzünü kızartıyor olmalı.  

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in dediği gibi, “Soğuk Savaş bitti”  ve “dostlar arasında casusluk olmaz”, daha doğrusu olmamalı. Doğu Alman kökenli olmasının verdiği ihtiyatla ABD ile bir güven sorunundan söz ediyor Merkel ve bu konuda sözlerden çok etkin adımlar atılmasının gerekliliğinden. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande da Merkel gibi bu konuda somut şeyler yapılması gerektiğine inanıyor. “Bizler müttefikiz, böyle kalmaya önem atfediyoruz” diyor ve ekliyor: “uluslararası toplantılarda konuşulabildiğimiz biri dinlenmez.”

İstihbaratçılarının müttefik devlet adamlarının konuşmalarını gizlice dinlediği ABD’nin neden olduğu güven sorunu önemli kuşkusuz. Ama bu güven sorunu sadece bu gizli dinlemelerden kaynaklanmıyor. Washington Mısır askeri darbesindeki yanlış duruşuyla tek süper güç olarak uluslararası sorumluluğuna uygun davranmadı. Komünizm gibi radikalizmin her türüne karşı da en etkili ilaç demokrasidir çünkü.ABD, başka ülkelerin dış politika eksenleri üzerinde ahkâm kesmeden önce neden dış politikasında demokrasiden ödün veriyor, Soğuk Savaş yıllarının kabulü mümkün olmayan eski alışkanlıklarına mı dönüyor, müttefiklerini bu nedenle mi dinlemiş, uluslararası kamuoyuna bu konularda aydınlatmalı öncelikle.                     

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar