• 27.12.2013 00:00

 Devlet üzerine düşünmeye başlayınca, insanın aklına Güneş Kral olarak bilinen Fransa’nın en uzun süre tahtta kalmış Kralı XIV. Louis’in “l’Etat c’est moi” (Devlet benim) sözü gelir hep. Ama Fransa’nın “Ancien Régime” olarak adlandırılan mutlakıyet döneminde (1515-1789) dahi Fransızcada hep büyük harfle başlayan Devletin başındaki Kral’ı etkilemek bir yana, kararlarına “devlet adına” itiraz eden kişi ve kurumlar olagelmiştir. Aristokrat, burjuva ve derebeylerin ayrıcalıklarını gözeten ve eşitsizliğe dayalı bir sosyoekonomik sistemi temel alan bu rejim tek kişinin iktidarına dayanan bir otokrasiden çok, geleneksel feodal kurumlarıyla Bourbon’ların oluşturduğu bürokratik bir monarşidir aslında. Bu rejimde, diplomalarıyla sivrilen ve güçlerini aldıkları unvanlarla pekiştiren asker, sivil bürokratlardan (mandarins) oluşan resmi bir elit sınıfı (mandarinat) vardır. Varlığını devlete borçlu olan bu sınıf kendini bir yerde devletin de sahibi hissetmektedir.

Aslında bürokratik elitlerin kendini devletin sahibi yerine koyduğu rejim sadece monarşi değildir. Tek partili, kabul edilmesi zorunlu tek bir ideolojiye dayanan tüm totaliter rejimlerin devletle bütünleşen bürokratik elitlerinde benzeri bir sahiplenme vardır. Nitekim iki savaş arası Avrupa’sında bunun örneklerine rastlanır. Ludwig von Mises, “Bureaucracy” (1944) başlıklı eserinde, XIV. Louis’nin “Devlet benim” sözündeki içtenliğinin, devletçi elitlerin “ben devletin hizmetkârıyım” derken çizdiği alçak gönüllü profilde bulunmadığına işaret ediyor. Diyor ki “Bourbonlar’a baş kaldırmak mümkündü; nitekim Fransızlar bunu yaptı. Ama modern devletçinin kafasındaki kutsal Devlete ve onun mütevazı hizmetkârı bürokrata isyan etmek söz konusu bile değildir.

Taraf’ta yaklaşık iki yıl önce yayımlanan bir yazımda şöyle yazmışım: “Gücünü mevcut darbe anayasasının antidemokratik ve ideolojik hükümlerinden alan Türkiye’nin asker ağırlıklı bürokratik elitleri bugün sesini çıkarmıyor görünse de etkinliğini yitirmiş değil. Aksine kendi ayrıcalıklarına karşı gördüğü AB sürecine açıkça tavır koyduktan sonra içindeki reformcu unsurları, -elbette AK Partili bakanların imzalarıyla- tasfiye etmiş olduğu için bugün çok daha “ulusalcı” ve herhalde “AKP düşmanı” bir nitelik kazanmış durumda. O bakımdan hükümetin 2007 öncesinde oluşturulan o büyük bürokratik kuşatmadan tümüyle kurtulmuş olabileceğine pek ihtimal veremiyorum doğrusu.” Bugün devlet içinde var olduğunu öne sürdüğü illegal bir yapılanmadan yakınan Başbakan Erdoğan, neden bu yöndeki uyarılara kulak kabartmadığını ve yeni anayasanın örneği dünyada bulunmayan eşit üyeli bir Uzlaşma Komisyonu’nda tıkanmasına izin verdiğini kendisi değerlendiriyordur herhalde.

Bu yazımda konuyu makro değil mikro planda ele almayı tasarlıyorum. Bürokrasinin dördüncü bir erk olarak siyasete müdahalesini değil, kariyer yapmaya yönelik büyük idealleri ya da sadece geçim derdi ile bu erkin içinde yer alan ve hiçbir siyasi partiye ve örgüte mensup olmayan “yalnız” bürokratların ne gibi sorunlarla karşılaştıkları üzerinde düşünmeyi öneriyorum.

Yalnız bürokratın can simidi “méritocratie”

Eski bir bürokrat olarak terfilerde olsun, tayinlerde olsun hep “liyakat” ve “kıdem”ilkelerine itibar edilmesi gerektiğini savunmuş ve bunun böyle olduğuna inanmak istemişimdir. Okulu bitirip mesleğe giren genç bürokratlar meslekte uzunca bir süre okuldaki öğrenci gibi kalırlar, koca öğrenciler gibi düşünürler, saçları ağarmaya başladığında bile. Liyakat (merit) sözcüğü sihirli bir değnektir bürokrat için, giriş sınavından başlayarak meslek yaşamını şekillendiren.

Bürokraside amirlerin doldurduğu siciller önem taşır belki ama çok daha önemlisi“koridor sicili” denilen ve bürokratın meslek ailesi içinde nasıl değerlendirildiğini ortaya koyan kıstastır. Bir sınıfta genel olarak veya belirli derslerde kimlerin diğer öğrencilerin önünde olduğu nasıl biliniyorsa, terfi ve tayinlerde de böyle bir değerlendirme yapılması beklenir. X görev yerine koridor siciline göre beklenen isimlerin dışında biri atandığında bu “haksızlığın” arka planı araştırılır ve üzerine konuşulmaya başlanır.

Kuşkusuz bazı bürokratlar vardır, toplumda tanınmış kişilerin soyadlarını taşıyan. Ya da devlet örgütü içinde Cumhurbaşkanlığı, Başbakan ve Bakan özel kalemleri, danışmanları gibi görev yerlerinden ötürü ayrıcalıklı oldukları düşünülen bürokratlar. Bunların dışında kalanlar için hakkaniyete uygun tayin ve terfiler beklenir.  Frenkçe tabiriyle “méritocratie” olmazsa olmazıdır bürokrasinin. Bu ilke ne kadar aşındırılırsa yalnız bürokrat için mesleğin çekiciliği azalır ve bir yerde küskünlük baş gösterir ki ondan sonra da o bürokrattan verim alma imkânı hemen, hemen kalmaz.

Bürokraside klikler, örgütlenmeler

Askeri vesayetin güçlü, MGK Genel Sekreterliği’nin sivil bürokrasi üzerinde etkili olduğu dönemlerde belirli görüşte olan bürokratların ön plana çıkarıldığı söylenirdi. Bunun aksinin geçerli olduğu örneklere de işaret edilirdi zaman, zaman. Bürokratların kendi kurumlarınca değerlendirilmesi gerektiği göz önüne alınırsa, böyle bir müdahalenin demokrasiyle bağdaşan bir uygulama olduğunu söylemek kolay değildi elbette.

Son dönemde, uzunca bir süredir devlet içinde örgütlendiği bilinen Gülen Cemaati’nin başta İçişleri olmak üzere çeşitli bakanlıklarda olduğu gibi yargının çeşitli kademelerinde de etkili olmaya başladığı söyleniyor. Cemaat’e mensup bürokratların, amirleri yerine dışarıdan talimat alarak birlikte hareket etmelerinin kabulü de mümkün değil kuşkusuz. O bakımdan 17 Aralık operasyonu nedeniyle bu yönde ortaya atılan iddiaların mutlaka araştırılması gerekiyor. Bu araştırma iddiaları doğrularsa, operasyona karışmamış olan bürokratlar da sadece Cemaat’e mensup oldukları gerekçesiyle cezalandırılabilir mi?

Devlet içinde kadrolaşmaya ilke olarak karşı olduğum halde hayır elbette. Hüseyin Gülerce “Bu yangın söndürülebilir mi?” başlıklı yazısında diyor ki, “iktidar da bürokraside sadece liyakati, dürüstlüğü, hukuka riayet etmeyi kıstas almalıdır. ‘Bizden olanlar-olmayanlar’ ayırımı, Allah göstermesin devlette ikilik çıkarır. Türkiye, o kötü günleri yaşadı. Öğretmenler TÖB-DER, Ülkü-Bir diye; polisler Pol-Der diye ikiye ayrıldılar. Hele bugün, birkaç yüz bürokrat yüzünden iyilik ve hayır peşinde koşan milyonların karşıya alınması daha büyük bir tehlikedir.”

Eski bir yalnız bürokrat olarak Gülerce’ye bir ölçüde katılıyorum. İma ettiği gibi Cemaat mensuplarına negatif ve pozitif ayırımcılık yapılmamalı. Bürokrat sadece Cemaat mensubu olduğu için haksız bir uygulamayla karşılaşmamalı elbette ama aynı zamanda kayırılmamalı da. Çünkü siyasi bir örgüte olduğu gibi, dini bir cemaate mensubiyet üzerinden kadrolaşmalar ve klikleşmeler de milyonlarca yalnız bürokratın düşmanıdır. Hele bu mensubiyet bir de Cemaat mensubu bürokratlara tayin ve terfilerde ayrıcalıklı muamele nedeni oluyorsa.

Bürokraside yukarıda saydığım doğal ayrıcalıklılara başkaları eklenecek olursa“méritocratie” ilkesini kısmen bile uygulamak mümkün olmaz. Hal böyle olunca bürokrasinin gençler için çekiciliği kalmayacağı gibi, mevcut bürokratlar da çalışma şevkini yitirir, küskün bankamatik memurlarına dönüşür. Bu tür bürokratlardan yeterince var çeşitli bakanlıklarda. Biraz onları da düşünelim ve bürokrasiyi insanların hayallerini ve umutlarını doğrayan bir çark olmaktan çıkaralım.

http://serbestiyet.com/yalniz-burokrati-dusunen-yok/