• 30.12.2013 00:00

 Şiddet ve terörün toplumları tehdit ettiği ülkelerde barışın tesisi öncelik taşıyan bir konudur. Çünkü insan temel hak ve özgürlüklerinin başında tartışılmaz olarak yaşam hakkı gelir. Bu, İspanya’da da, Kolombiya’da da böyledir ve doğal olarak Türkiye’de de böyle olması gerekir. Yaşam hakkının güvence altında olmadığı bir ülkede, ekonomik krizle, işsizlikle, yoksulluk ve yolsuzlukla mücadelenin bir anlamı olabilir mi?

İspanya’nın artık ETA’nın silahlarını teslim ve kendini fesih aşamasına gelmiş barış sürecinde ve Kolombiya’nın halen Havana’da süren barış müzakerelerinde meydana gelen gelişmelerin de ortaya koyduğu gibi, barışı tesis etmek hiç kolay olmuyor. Bu konuda başarının ilk koşulu, İspanya’da olduğu gibi siyasi partiler arasında asgari müşterekler üzerinde uzlaşmaya varmak. Kolombiya’da ya da -uzağa gitmeye gerek yok- Türkiye’de olduğu gibi, özellikle iktidar ve ana muhalefet partileri arasında daha barışa doğru adım atmak konusunda bile bir uzlaşmazlık varsa, barış üzerinde Demokles’in kılıcı sallanıp duruyor demektir.

EPPK’dan dan kalıcı barışa doğru önemli adım

EPPK,  ETA mahkûmlarını savunan derneğin Baskça isminin kısaltılmış işareti. Cumartesi (28 Aralık) günü yayımladığı bildiriyle Rajoy hükümetinin başa geçmesiyle tıkanmış olan örgütün silah teslimi ve kendini fesih kapısını araladı. Konuyu yazılarımda ayrıntılı olarak işlemiştim ama bir kez daha anımsatmakta yarar var.

ETA, 20 Ekim 2011 tarihinde silah bıraktığını açıkladığında iktidarda örgütle diyalog sürecini başlatmış ve yürütmüş olan sosyalist Zapatero hükümeti vardı. Ancak günleri sayılıydı, çünkü ekonomik kriz nedeniyle bir ay sonra yapılacak erken seçimlerden muhafazakâr sağcı PP’nin (Partido Popular) zaferle çıkması bekleniyordu. Öyle de oldu ama iktidar değişikliği ETA’nın pek işine gelmedi. Silah bıraktıktan sonra sürecin tamamlanması için geriye kalan silahların teslimi ve örgütün feshi karşılığında mahkûmlarının durumunu hükümetle topluca müzakere etmek istiyor ama Terörizm Kurbanları Derneği AVT’ye ve aşırı sağ kesimlere yakın duran PP buna sıcak bakmıyordu. PP, taraf olduğu 1988 tarihli partiler arası Ajuria Enea Paktı ve 2000 tarihli Terörizme karşı Özgürlükler Anlaşması uyarınca her mahkûmun durumunun bireysel olarak değerlendirilmesini savunuyor ve ETA silahlarını teslim ve kendini feshetme aşamasına gelmedikçe müzakere edilecek bir şey olmadığını söylüyordu.

Rajoy hükümetinin İçişleri Bakanı Jorge Fernández Díaz, yine sosyalist hükümet zamanında kabul edilmiş olan Nanclares formülünü bireysel değerlendirmeye örnek gösteriyordu. Bu formül ETA mahkûmu José Manuel Fernández Pérez de Nanclares’e uygulandığı için onun soyadını taşıyordu. Nanclares, örgüt ve EPPK ile ters düşmeyi göze alarak şiddeti lanetlemiş ve kurbanlarından özür dilemiş olduğu için ona karşılığında ceza indirimi uygulanmıştı. ETA onu örgütten bu nedenle ihraç etmişti. 2012 yılının başında toplam 550 dolayındaki ETA mahkûmundan 22’si Nanclares’in yolundaydı.

Rajoy hükümetinin örgütle müzakere konusunda hareketsiz kalma politikası sonunda sonuç vermeye başladı. Önce pasifist Lokarri örgütü ve çatışmaların çözümüyle ilgilenen uluslararası kuruluşlardan oluşan Sosyal Forum geçen Haziranda EPPK’yı mahkûmların durumunu topluca müzakere etmekten vazgeçmeye ve İspanyol ceza sistemine uymaya çağırdı. ETA’nın toplumsal tabanını teşkil eden abertzale solun siyasi partileri de bu yönde görüş bildirince EPPK dün bu yönde tek yanlı bir adım attı. Yayımladığı bildiriyle, şiddeti reddettiğini, terörün yol açtığı zararı tanıdığını ve mahkûmlarının bireysel olarak topluma kazandırılmasını kabul ettiğini açıkladı. EPPK böylece Nanclares formülünü tüm mahkûmlar adına kabul etmiş oldu.

Bask sorunu uzmanı Luis R. Aizpeolea’nın altını çizdiği gibi, EPPK’nın bu noktaya gelişinde 60 kadar ETA mahkûmunun tahliye edilmesini sağlayan Parot doktrini olarak adlandırılan Yüksek Mahkeme içtihadının AİHM tarafından bozulmasının da rolü oldu. Bu mahkûmlar erken tahliye olduklarından değil, tahliyelere toplumun bir kesimince tepki gösterilmesinden. Nitekim AVT Başkanı Ángeles Pedraza, EPPK’nın bu açıklamasını tatminkâr bulmadı. AVT gibi PP de, Bask kolu Genel Sekreteri Iñaki Oyzarzábal’ınağzından yeterli bulmadıkları bildirinin kendilerini haklı çıkardığını, bundan sonraki adımın kendini fesih olması gerektiğini vurguladı.  Ana muhalefet partisi adına konuşan Rodolfo Ares ise, bildirinin örgütün önceki pozisyonuna göre önemli bir ilerleme olduğunun altını çizerken, ETA’nın kendini feshetmesi konusunda iktidar partisiyle aynı noktada buluştu.

Türkiye’deki çözüm süreci

Giriş bölümünde değindiğim gibi, Türkiye’deki çözüm süreci konusunda iktidar partisi ile ana muhalefet arasında temelde bir görüş birliği bulunmuyor. Görüş birliği lâfın gelişi söylemiş bir söz, ana muhalefetin, İspanya’dakine oranla daha sadece ilk aşamada bulunan çözüm süreciyle ilgili olarak AK Parti’nin yaptığına karşı çıkmak dışında yapıcı bir tavrı hiç olmadı ki. Süreç başlar başlamaz ortaya önce “otoriterleşen” sonra “diktatör Erdoğan” söylemi atıldı. Türkiye için yaşamsal önemi olan süreç, insan zekâsıyla alay edercesine demokratik olmayan yollardan yürütülen “diktatörlüğün yıkılması”mücadelesinin arkasına itildi.

Bunun böyle olacağını çözümün inanırlık kazanmaya başladığı dönemde birden bire çizgi değiştirmeye kalkan bir gazetede de dile getirmiştim. AK Parti’nin “Türk usulü başkanlık önerisini” eleştirmeyi topyekûn bir karalama kampanyasına dönüştürmenin çözüme karşı çıkmakla eş anlamlı olduğunun altını çizmiştim.

Barışın tesisinden yana olmak, çözümü desteklemek, mutlaka bir siyasi partiyi desteklemek anlamına gelmez aslında. Çünkü doğal olan, olması gereken İspanya’daki gibi, Türkiye’de de her siyasi partinin demokratik ilkelere dayalı asgari müştereklere dayalı bir çözüm önerisine sahip bulunmasıdır. Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki AK Parti -ve BDP- dışında kalan Meclis’teki siyasi partilerin çözüm diye bir derdi yok sanki. Tek dertleri seçimlerle gelen bir siyasi partiyi bir dahaki seçimlere kadar bekleme olgunluğunu göstermeden doğal olmayan yollardan düşürmekmiş gibi görünüyor.

İspanya demokratikleşme sürecini, bundan 35 yıl önce, çevresel milliyetler (Bask ve Katalan) sorununu kısmen çözen yerinden yönetime dayalı demokratik bir anayasayla taçlandırmışken, Türkiye’de sadece barışın tesisi değil, Kürt sorununa kısmen bile olsa çözüm getirecek yeni anayasa konusu da gündemde yok. Sivil toplumun hazırlayarak TBMM Başkanlığı’na ilettiği görüş ve taslaklar, Uzlaşma Komisyonu tutanaklarıyla birlikte açıklansa da, orada kimler nasıl havanda su dövmüş görelim.

Bu ülkenin öncelikli sorunu yeni anayasa boyutuyla birlikte barışın tesisidir. Yolsuzlukla mücadele bundan daha sonra gelir. Varsa, yolsuzluklarla hukuki yoldan mücadele yapılacak elbette. Ama yolsuzlukla mücadele ediliyor diye kimsenin kalkıp ülkenin yaşamsal sorunlarını gündemden düşürmeye hakkı yok. “AK Parti ve PP’nin kara haftası”başlıklı yazımda aktardığım gibi, İspanya’da da hükümet partisi PP’ye ve parti yöneticilerine yakın kişilere karşı yolsuzluk iddialarına dayalı yargı süreçleri işliyor. Başbakan Rajoy buradakinden daha ciddi iddialar nedeniyle istifa etmediği gibi, İspanya’da hiçbir siyasi partinin son aşamasına gelmiş bulunan şiddetin sonlandırılması sürecini düşürmek gibi bir arzusu bulunmuyor.

Dünyadaki benzer süreçleri izleyen ve Türkiye ile karşılaştırabilenler için burada olan bitenler normal değil. O bakımdan bu gidişatı normalleştirmek barışı sağlamanın öncelikli olduğuna inananlara düşüyor. Bu konuyu gündemden düşürmeye ve yapılanları engellemeye çalışanlara sandıkta avantaj sağlamaya çalışan anti-demokratik girişimlere karşı çıkarak elbette.

http://serbestiyet.com/barisin-onceligi-var/