• 4.02.2014 00:00

 Türkiye’de siyaset arenası, çok partili siyasi yaşama geçildiğinden bu yana, demokrasilerde olması gerektiği gibi, siyasi partilerin serbestçe rekabet ettiği bir alandan ibaret değil. Yakın siyasi tarihimize göz atıldığında, bu alana sürekli olarak seçilmişlerin dışındakilerin birtakım gerekçelerle müdahale ettiği ve halka fiks bir mönü dayattığı  görülüyor. 27 Mayıs ve izleyen muhtıra ve darbe ağırlıklı müdahalelerde halka sunulan tabldotta, evrensel ilkelere dayalı demokrasi hiç olmadı. Demokratik hukuk devleti bu tür müdahalelere cevaz vermeyeceği için mi acaba diye insan kendi kendine soruyor ister istemez.

Siyaset arenamızda bugün yaşadıklarımızın da normal olmadığı açık; olsaydı yerel seçimlerin öncesinde seçilmiş bir hükümeti demokratik olmayan yollardan devirmek için bunca senaryo üretilmez, yabancıların kulağına ikide bir “Erdoğan’ın siyasi hayatı bitti” diye fısıldanmaz, ekonomik türbülans nedeniyle frenetik sevinç çığlıkları atılmazdı. Normalde demokratik bir ülkede yerel seçimler halka iktidar partisini cezalandırma fırsatı verir. İktidar partisinin yerel seçimlerde ciddi oranda oy kaybı da erken genel seçim baskısı yaratır. Ama mecliste sandalye dağılımını etkilemediğinden, hükümetin yıkılması gibi bir sonuç doğurmaz. Klasik anayasa hukukuna göre bu böyle; hükümetlerin başka yollarla düşürülmesini normal ve demokrasiye uygun görebilmek mümkün değil.

Bugün yerel seçim sonuçlarının AK Parti üzerinde seçim baskısı yaratıp yaratmayacağı gibi normal bir değerlendirme yapmak mümkün olmuyor. Zira “Erdoğansız AKP” ve“AKP’siz Türkiye” gibi toplumun bir kesiminde umut, diğer kesiminde kaygı doğuran ama bu aşamada anayasa hukukuna göre gündemde olmaması gereken konular tartışılıyor. Hem de anketlerde iktidar partisi açık ara öndeyken. Bu verilerle muhalefetin değil de iktidar partisinin geleceği üzerine kara senaryolar üretmek başlı başına bir anormalliğe işaret ediyor. Öyle ya, değişim geçirmeyen, seçmene hep aynı mönüyü sunan ve bu nedenle iktidara alternatif oluşturamayan muhalefet partilerinin sorunlarını değil de AK Parti’nin iktidardan nasıl düşeceği üzerine senaryoları konuşmak normal bir şey mi? Tabii ki değil. Peki, ama kimler, neden siyasi gündemi bu anomali temeline oturtuyor?

Anomalinin Cemaat boyutu

Aslında siyasi gündemin bu anomaliye doğru kayması, geçen yıl AK Parti’nin Türk usulü başkanlık sistemi önerisi ve Başbakan’ın yaşam tarzlarına müdahale olarak algılanan bazı sözleri üzerine “otoriterleşme” söylemiyle başladı. Gezi protestolarına şiddetin bulaşmasıyla birlikte hükümetin devrilmesine yönelik senaryolar gündeme getirildi. Polisin orantısız güç kullanmasına tepkiler ne kadar haklıysa, hükümeti sokak protestolarıyla düşürme senaryosu da o kadar uçuktu.

Ardından Gülen Cemaati ile AK Parti arasında dershanelerin kapatılması / dönüştürülmesi konusu üzerinden giderek tırmanan bir gerginliğe tanık olduk. Klasik devlet bürokrasisinin dini cemaatleri irtica kaynağı olarak gördüğü için öteden beri sıcak bakmadığı Gülen Cemaati, AK Parti iktidarı döneminde dünyanın dört bir yanında açtığı okullarla Türkçe eğitimine, sivil toplum boyutuyla da demokratikleşme sürecine yaptığı katkılarla toplumda olumlu bir imaja kavuşmuştu.

Toplumun bir kesiminin sonradan öğrendiğine göre, Fethullah Gülen’in daha 1975’te İzmir’de “altın nesil” diye tarif ettiği kuşak oluşmuş, hatta bürokraside önemli mevkilere kadar gelmiş. Dini bir cemaat için, mensuplarının kimselerin ayağını kaydırmadan o mevkilere yükseldiği varsayıldığında, kuşkusuz önemli bir başarı. Ama kabul etmek gerekir ki Cemaat için bunun manevi bir övünç kaynağı olmaktan öteye bir getirisi olmamalı. Daha açık bir ifadeyle Gülen Cemaati’ne mensup bürokratlar görevlerini yaparken Cemaat rozetlerini takmamalı; Cemaat de onlardan böyle bir talepte bulunmamalı. Yeni ve demokratik bir anayasaya en azından düzenlediği toplantılarla destek vermiş olan Cemaat’in böyle bir davranışın demokrasiyle yakından uzaktan ilgisi olmadığını biliyor olması gerekir. Ne var ki Cemaat’in sahiplendiği “rüşvet ve yolsuzluk” operasyonu ve ardından meydana gelen gelişmeler bunun pek böyle olmadığı izlenimi veriyor.

Fethullah Gülen’in BBC’deki son röportajı konusunda Vahap Coşkun’un tümüyle katıldığım değerlenmesinde ortaya koyduğu gibi, “Cemaat’in hizmetin ötesinde bir boyutunun olmadığı diskurunun inandırıcılığı yok.” Gülen, dini bir lider olarak değil, siyasi bir aktör olarak konuşuyor artık. Erdoğan karşıtlığının had safhada olduğu görülen Gülen’in yerel seçimlerde ana muhalefete destek vermesi ya da yeni bir parti kurarak siyasete girmesi kendi kararına bağlı. Bu kararı elbette saygıyla karşılanır. Ancak kararından bağımsız olarak devlet içindeki Cemaat mensuplarını ya da bir bölümünü siyasi amaçlarla kullanmaya kalkışmaması gerekiyor. Gülen böyle bir şeyin olmadığını söylüyor ama ortalıkta dolaşan senaryolar bunun yeterli bir söylem olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü Cemaat anomali olduğunun altını kalın çizgilerle çizdiğim hükümeti 2015 seçimlerinden önce düşürme perspektifini canlı tutuyor.

Normalleşmeye destek

Geçen yazımda altını çizdiğim gibi, demokratların AK Parti hükümetinin yerel seçimler öncesi ya da sonrasında normal olmayan yollardan düşürülmesine destek vermeleri mümkün değil. Bunun aksini düşünenlerin de demokrat tanımı kapsamına girmeleri. Yazımda normal olmayan yollar arasında, askeri darbe, kapatma davası (yargı darbesi) ve toplu istifaları saymıştım. Buna bazı AK Partililer hakkında yolsuzluk davaları açılması olasılığını da dâhil etmek gerekir. Çünkü klasik anayasa hukuku yolsuzluk davaları açılmasını salt çoğunluğa sahip hükümetlerin düşürülmesini sağlayan meşru yollardan biri olarak saymıyor.

İspanya’da iktidardaki PP (Partido Popular) hakkında yasadışı finansmanla ilgiliBarcenas ve bazı parti yerel yöneticilerinin karıştığı usulsüz ihalelerle ilgili Gürtel davaları olduğunu daha önceki bir yazımda aktarmıştım. Bu tür davalar karar aşamasına gelmese bile siyasi partileri oy kaybına uğrattığına kuşku yok. Ama PP anketlerde bu davalar nedeniyle ilave oy kaybı yaşamamış ve sürekli protesto edilen son kürtaj yasa tasarısına kadar da ana muhalefetin hep önünde yer almıştı.

Bu veriler ışığında, AK Parti’yi iktidarda görmek istemeyenlerin hükümetin anormal yollardan düşürülmesini beklememeleri ve şayet böyle bir şey olursa da bu tür girişimleri desteklememeleri gerekir. Önümüzde yerel seçimler var. Siyasi partilerin bu seçimlerde alacakları oy sadece dört ay sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri için değil, ayrıca genel seçimler için de bir gösterge olacak. O bakımdan bu seçimlerde kimimiz AK Parti’nin oyunun azalmasını, kimimiz artmasını bekleyecek. Böyle bir ayrışma son derece normal; ama demokratlar olarak siyaset sahnesinde bunun ötesinde meydana gelecek her türlü anormal gelişmeye birlikte karşı çıkmamız gerekiyor.

http://serbestiyet.com/siyaset-arenamizdaki-anomali/