• 11.03.2014 00:00

 Birkaç hafta önce kaleme aldığım “siyaset arenamızdaki anomali” başlıklı yazımda yerel seçimlere giden bir ülkede siyasetin olması gereken gündeminin kapsamına girmeyen şeyleri tartıştığımıza dikkat çekmiştim. Otoriterleşen Erdoğan teması üzerinden geçen yıl başlatılan kampanyaya 17 Aralık’ta eklenen “asrın yolsuzluğu” boyutu, her gün ortalığa sürülen kasetler üstünden insanları bezdirecek ölçüde ısrarla yürütülen propaganda nedeniyle inandırıcılığını yitiriyor. Öyle olmasaydı, objektifliğinden kuşku duymadığım Konda’nın son anketinde AK Parti’ye desteğin bir önceki aya oranla arttığı görülebilir miydi?

Kabul etmek gerekir ki anket sonuçlarının böyle çıkmasında öteden beri ısrarla savunduğum gibi bürokratik vesayetin devam ettiğinin anlaşılmasının ve milyonlarca kişiye varan telefon dinlemeleri ve siber casusluk olaylarının yavaş, yavaş ortaya çıkmasının da rolü var. Seçmen başarısız hükümetleri olduğu kadar siyaset mühendisliğini, siyasetin doğal akışına müdahale ve darbeleri önünde, sonunda cezalandırmasını biliyor. AK Parti üçüncü dönem iktidardaysa, bu, kusurları ve eksiklikleri olmamasından değil, muhalefetin kendini yenilememesi ve daha da önemlisi, siyasetin normal akışına bir şekilde müdahale edilmesinden kaynaklanıyor.

Türkiye siyaset arenasında bir süredir tartışılan konular, gündemin başında gelmesi gereken çözüm süreci ve yeni anayasa değil; Erdoğan ve partisinin siyaset dışı yollarla, hemen alaşağı edilmesi. Normal bir ülkede yerel seçimlerde iktidar partisinin oylarının düşmesi erken genel seçimi gündeme getirir. Bizde öyle değil, iki aydır “ben diyeyim on gün, sen de bir ay” misali yabancı gazetecilere tarih verilerek “Erdoğan’ın siyasi hayatı bitti” mesajı iletiliyor. Otoriter Erdoğan gidecek ve bundan CHP ve MHP yarar sağlayacak. Çözüm sürecine karşı çıkan, yeni anayasaya kırmızıçizgiler koyan ve demokratların kesinlikle oy vermemeleri gereken iki parti…

Siyaset arenamızdaki bu anomali nedeniyle günlük polemikler üzerinden iç politikayla ilgili yazılar kaleme almak istemiyorum. Ama Batı medyası ve Le MondeEl Pais ve The Guardian gibi sosyal demokrat eğilimli saygın referans gazetelerine baktığımda, beni şaşırtan ölçüde Türkiye’deki bu anomaliye destek olan yazılar yayımladıklarını görüyorum. Bir zamanlar Kürt politikası ya da askerî müdahaleler nedeniyle yerden yere vurulan Türkiye gitmiş, yerine tek sorunu Erdoğan olan bir ülke gelmiş. Bu gazetelerden birer örneği aşağıda sunuyorum.

Le Monde’un Türkiye’deki krizin her şeyini anlama kılavuzu       

Hélène Sallon, 28 Şubatta güncellediği ”Ecoutes, purges, affaires: tout comprendre de la crise en Turquie” başlıklı yazısına kesin bir ifadeyle başlıyor: “Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 yıldır paylaşmadan yönettiği Türk Müslüman muhafazakâr partisi etrafında inşa ettiği ‘AKP sistemi’ yalpalamakta”. Sallon devamla AKP-Gülen Cemaati arasında dershaneler üzerinden başlayan çekişmeye değiniyor. Bu arada Cemaat’in Erdoğan’ın otoriterleşmesinden rahatsız olduğunu yazıyor. Otoriterleşme tabii ki tartışılmayan bir gerçek yazıda.

Sallon yazısında ayrı bir ara başlık altında Gülen Cemaati’ni tanıtıyor, AK Parti ile ittifakını anlatıyor. Bu ittifakın “orduya ve bürokrasiyi kontrol eden Kemalist entelligentsia’ya karşı” olduğunu özellikle vurguluyor. Daha sonra ayrı bir başlık altında 17 Aralık soruşturmasını özetle aktarıyor.

Dinlemeler savaşı” ara başlığını verdiği bir başka bölümde kasetlerden söz ediyor. İktidar partisin kasetlerin gerçek olduğuna karşı çıktığını belirtiyor ama “Üç PKK’lının öldürülmesi”, “Alo Fatih” ve “Başbakan’ın oğlu ile konuşması” kasetlerinden söz ediyor. Ayrıca MİT Müsteşarı dâhil 200’den fazla kişinin usulsüz şekilde dinlendiğini aktarıyor.

Bu bölümde dikkat çeken ifade, kasetin PKK’lılar cinayetinde “Türk devletine çalışan bir ajanın işin içinde olduğu” vurgusu. Tabii çözüm sürecinden, süreci kimlerin yürüttüğü, sürece kimlerin karşı çıktığından da söz edilmiyor. Eğer süreç olmasaydı, Le Monde bu konuda eskiden yaptığı gibi Türkiye’yi Kürtlere ayrımcılık yaptığı için eleştirecekti. Yine eleştirecek bir şey bulmuş ama iyi, kötü yürüyen süreç hakkında tek olumlu bir ifade yok, kısaca süreci es geçmiş.

Sallon’un bir sonraki ara başlığı iktidarın kendini nasıl savunduğu konusuna ayrılmış. Bu bölümde Gülen Cemaati’nin polis ve yargıda örgütlendiğine, “devlet içinde devlet” olmakla suçlandığına yer veriliyor. Ancak devamında polisteki atamalar, atananlar arasında mali suçlarla görevli olanların da bulunduğuna işaret edilerek eleştiriliyor.

Sallon benzer bir eleştiriyi muhalefetin Anayasa Mahkemesi’ne götürdüğü HSYK yasası ve Kurul içindeki atamalar için de yaparken, bu kişilerin devlet içinde devlete mensup olma ihtimallerini es geçiyor.

Hélène Sallonsonraki paragrafına, “Türk hükümeti ayrıca özgürlükleri kısıtlıyor” cümlesi ile başlıyor. “Ankara, Aralık’tan bu yana, muhalefete göre ‘rejim değişikliği’ anlamına gelen önemli yasal değişiklikler yaptı” diye devam ediyor. Bunları açıklamıyor; sadece sonuncunun İnternet Yasası olduğunu söylüyor. Bu konuda TİB’e yargı kararı olmadan (sayfayı değil) site kapatma yetkisi verildiğini vurguluyor. Daha sonra Cumhurbaşkanı Gül’ün yasayla ilgili uyarılarına uzun, uzun yer veriyor.

Sallon bir sonraki bölümde “polemik bir değişiklik” başlığıyla İnternet Yasası değişikliğini ele alıyor. Bu bölümde yine ısrarla TİB’in bir internet sitesini bloke edebileceği hususunun altı çiziliyor. Bunu kendisine Türkiye’deki “francophone” arkadaşları kasten yanlış mı aktarıyor bilmek mümkün değil. Ama yazı okunduğunda tümüyle hükümete karşı cephenin argümanlarına dayandığı net biçimde görülüyor.

El Pais’in başlığı: ‘Erdoğan otoriterliğe direksiyon kırışı dayatıyor’

Gazetenin Türkiye’deki temsilcisi José Miguel Calatayud’un imzasını taşıyan 7 Mart tarihli bu haberinde, Gezi olaylarından başlayarak Erdoğan hükümetinin otoriterleştiği, gösterileri bastırdığı ama son aylarda “ezici çoğunluğuna dayanarak parlamentodan toplumun önemli bir kesimini alarme eden yasalar geçirdiği” ifade olunuyor. Bunların “güçler ayrılığına son veren, basın özgürlüğünü kısıtlayan, internette sansüre izin veren ve Türkiye’de polis devletinin ve otoriterliğin temellerini atan yasalar olduğu” vurgulanıyor. HSYK Yasası’nın sorunlu olduğu kabul elbette ama yukarıdaki ifadenin en koyu muhaliflerin kaleminden çıktığına kuşku yok.

Calatayud, HSYK yasasını eleştirdiği önceki yazısına atıfta bulunduktan sonra, yeterli olmamakla birlikte tutukluluk süresini beş yıla düşüren yasayı polis devletine gidiş olarak nasıl yorumlayabiliyor bilmem ama “yolsuzluk skandalı” tutuklularının 28 Şubat’ta tahliye edilmesiyle hapiste kimse kalmadığından dert yanarcasına söz ediyor. Ardından uygulamada soruşturmanın askıya alındığını öne sürüyor. Bu bağlamda Cengiz Aktar’ın “Türkiye’nin içinde ve dışında herkes bu yasaların soruşturmanın devam etmemesi için hazırlandığı kanaatinde” sözlerine yer veriyor.

Calatayud’un ele aldığı ikinci yasa, İnternet Yasası. Sallon’un Le Monde’da yaptığı gibi bu konuda yasanın ayrıntılarına girmiyor. Altını çizdiği bir ifade var önemli olan. O da şu cümlede yer alıyor: “Analistlere göre, interneti kontrol etmek, bizzat Erdoğan’a kadar uzanan yolsuzluk skandalıyla ilgili sızıntıların önünü kesmek.”

Calatatud yazısının son bölümünde bu konuda Yavuz Baydar’ın muhalefet, Ahmet Uysal’ın iktidar yanlısı görüşlerini aktarıyor. Ancak yazı bütünüyle okunduğunda, AK Parti’nin bütün önlemlerinin demokrasiyi kısıtlama yönünde olduğu ortaya çıkıyor. Çözüm süreci ve yeni anayasa konusunda siyasi partilerin neler düşündüğünden ise hiç söz edilmiyor.

The Guardianın yayımladığı karşılaştırmalı makale

The Guardian’da Simon Tiscall imzasıyla yayımlanan 27 Şubat tarihli “Recipe for revolt: what do Ukraine, Turkey and Thailand have in common” başlıklı yazıda, Türkiye, Ukrayna, Venezuela, Tayland ve Bosna Hersek’te meydana gelen olayların, birbirlerinden farklı olmakla birlikte bazı ortak noktaları bulunduğu öne sürülüyor.

Yazarın saptadığı ilk benzerlik bu ülkeyi yöneten liderlerin hepsinin seçilmiş olduğu, ancak kötü yönetim ve yolsuzluk nedeniyle öfkeli halkın hışmına uğradığı. Türkiye açısından bir hayli zorlama bir ifade elbette. Yazar Türkiye’deki protestocuların hedefinin bir tek kişi, Recep Tayyip Erdoğan olduğunun altını çiziyor. Bu doğru, ama protestocuların toplumun ne kadarını temsil ettiği de önemli.

Tiscall devamla Amerikalı araştırmacı Michael Rubin’in görüşlerini aktarıyor. Rubin de Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı iken demokrasi hakkında şunları söylediğini iddia ediyor: “Demokrasi araba gibidir, ihtiyacın olduğu sürece kullanır, sonra bırakırsın.” Ardından Erdoğan’ın sözünde duran bir kişi olduğunu, “iktidarını konsolide edince, yargının içini boşalttığını, ifade özgürlüğünü kaldırdığını, medyaya hâkim olduğunu ve siyasi muhaliflerini hapsettiğini” (!) yazıyor.

Tiscall bu açıdan bakıldığında Erdoğan’ın Ukrayna’nın şimdi Rusya’ya sığınmış Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’ten ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’dan farklı olmadığını, Maduro’nun da sonuçta temel özgürlükleri ortadan kaldırdığını öne sürüyor.

Kabul etmek gerekir ki Tiscall’in bu yazısı, Fransız ve İspanyol gazetelerinde yer alanlarla karşılaştırılamayacak kadar ağır ve gerçeklikle yakından uzaktan ilintisi olmayan ifadeler içeriyor.

Yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı gibi, Erdoğan ve AK Parti karşıtı kampanyaya dayanan siyaset arenamızdaki anomali Türkiye’ye özgü değil; dışarıda da karşılığı var. Hatta The Guardian’daki yazıya bakılacak olursa, muhalefet cephesi abartı sınırlarının ötesinde bir kara propagandaya varmış durumda. Türkiye’yi siyasi ve ekonomik yapısıyla yakından, uzaktan ilgisi olmayan Venezuela gibi bir ülkeye, Erdoğan’ı da Maduro’ya benzetebilmek için bir hayli yaratıcı olmak gerekiyor.

Bütün bunlardan çıkarılabilecek sonuç, her ne kadar komplo teorilerine inanmasam da AK Parti ve liderinin sadece Cemaat ve muhalefetten kaynaklanan değil, yurt dışından da körüklenen ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğu gerçeği. Bu sorun, sadece iktidar partisini mi, yoksa hepimizi mi ilgilendirir okurun takdirine bırakıyorum. Herkesin buna bir yanıtı vardır mutlaka. Ben Türkiye’nin temel sorunu olan çözüm ve yeni anayasa açısından geleceğe baktığımda bu gidişattan hiç ama hiç umutlu olamıyorum.    

http://serbestiyet.com/bati-medyasindan-siyaset-arenamizdaki-anomaliye-destege-devam/