• 25.03.2014 00:00

 İspanya, “Demokrasiye Geçiş” sürecinin ikinci adamı Adolfo Suárez’i kaybettiği hafta sonu, geçen yazımda “Les ingrédients du chaos” başlıklı yazısını eleştirdiğim Ariane Bonzon’un tam da Türkiye için dediği gibi, kaosun malzemelerini içinde barındıran büyük bir protesto gösterisini yaşadı. Ülkenin dört bir köşesinden gelerek, organizatörlerin 2 milyon, polisin 50 bin dediği, yüz binlerce kişi “onur yürüyüşü” (Marcha por la Dignidad) için Madrid’de buluştu. Gösteriye katılanlar arasında kimler yoktu ki. Kemer sıkma politikalarıyla ücretleri düşürülmüş, sosyal ödemeleri dondurulmuş bordro mahkûmları, İnsan Hakları aktivistleri, yüzde 25’i aşan işsizler ordusunun mensupları, ipotek borcunu ödeyemedikleri için bankalar tarafından evlerine el konulanlar, kürtajı fiilen yasaklayan yasa tasarısına karşı çıkanlar, kısacası sistemi, hükümeti protesto etmek için haklı gerekçeleri bulunan herkes oradaydı.

Basit bir protesto gösterisinden söz etmiyorum. Cumartesi günü başkentin birçok merkezi,  Neptuno, Cibeles y Colón meydanları ile Madrid’in kalbini oluşturan Prado ve Recoletos caddeleri uzun süre trafiğe kapalı kaldı. Ülkenin çeşitli bölgelerinden kalkıp altı güzergâh üzerinden yürüyerek başkente ulaşanların yanı sıra, toplu taşımayla gelenler ve bunlara eklemlenen Madrid’li protestocular bir araya gelmişlerdi. Colón Meydanı’nda toplanıldı ve bir bildiri okundu.

Özünde barışçıl olan gösterilere ne yazık ki şiddet de karıştı, her yerde olduğu gibi. Meydana yakın Génova Caddesi üzerindeki iktidar partisi PP’nin (Partido Popular) merkezini koruyan polislere akşam geç saatlere bir radikal grup çeşitli maddeler atmaya başladı. Çıkan çatışmada polis plastik mermi kullanarak radikal grubu dağıtmaya çalıştı. Çatışmalarda 67’si polis 101 kişi yaralandı ve 24 kişi gözaltına alındı.

Ekonomik krizin mağdurları

Kabul etmek gerekir ki küresel ekonomik kriz İspanya’yı derinden sarsmış ve o zaman iktidar olan Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) faturayı önce yerel (Mayıs 2011) ardından da dört ay öne almak zorunda kaldığı genel seçimlerde (Kasım 2011) ödemişti. PSOE büyük oy kaybına uğrarken, PP oyunu yerel seçimlerde yüzde 37.6’ya, genel seçimlerde yüzde 44.6’ya çıkarmış ve Temsilciler Meclisi’nde salt çoğunluğa ulaşarak iktidar olmuştu.

Başbakan Mariano Rajoy ülkeyi krizden çıkarmak için kemer sıkma politikaları uygulamaya koyulmuş ve diğer bazı AB ülkelerinde de olduğu gibi, işe kamu harcamalarını kısmak ve bu bağlamda ücretleri düşürmek, sosyal ödemeleri dondurmak veya askıya almakla başlamıştı. Ülkede zaten yüksek seyreden işsizlik rakamları bu politikalarla tavan yapmış ve kısa süre içinde yüzde 25’in üzerine çıkmıştı. Genç çalışan nüfusta durum tam bir felâketti; iki gençten biri işsizdi ve krizden çıkıldıktan sonra bile işsizliğin katlanılabilir bir düzeye inmesi uzun yıllar alacaktı.

Cumartesi günü Madrid’i bloke eden Dignidad hareketinin başlangıcında da işsizlik sorunu vardı. Hareket, Mérida’da bir işsizlik bürosunun önünde doğmuştu. Taleplerin başında kamuda 25 bin içi istihdam yaratılması geliyordu. Hareketin başına içinde komünistleri de barındıran Birleşik Sol’un (Izquierda Unida) eski bölge koordinatörü Manuel Cañada geçti ve tüm kriz mağdurlarını bünyesine katmaya başladı. Harekete ilk katılan da örgütlü İpotek Mağdurları Platformu PAH (Plataforma de Afectados por la Hipoteca) oldu. İspanya’da bir ailede çalışan bir ya da iki kişinin birden işsiz kalması sonucu ipotek borçlarını ödeyemeyen ve evlerini kaybedenlerin dramı o kadar büyük ki. İleri yaşlarda olmalarına karşın sokakta kalmamak için yaşlı anne ve babalarının evlerine sığınanların dramı…

Cañada’nın genişleme stratejisi çok geçmeden meyvesini vermiş ve Dignidad hareketi ilk büyük protesto yürüyüşünü doğduğu yer Extramadura’da gerçekleştirmişti. Sonra arkası gelmiş ve sendikaların katkılarıyla hareket çığ gibi büyümeye başlamıştı. İçine 15 Mayısta (2011) ortaya çıktıkları için 15-M veya Öfkeliler (Indignados) adını taşıyan sistem karşıtlarını da almış ve ulusal ölçekte bir protesto hareketi yaratmıştı.

Protestoların hedefi   

Hareketin sahibinin kim olduğu bilindiğine göre, yürüyüşte ne tür dövizlerin taşındığını ve hangi sloganların atıldığını tahmin etmek güç olmasa gerek. Nitekim taşınan pankartlarda Rajoy hükümetinin ekonomik ve sosyal politikalarına karşı temaların işlendiği görülüyordu. Bunlardan belki de en anlamlısı “bu bir kriz değil, dolandırıcılık” yazılı olan pankarttı. Evet, belki biraz ağır bir ifadeydi ama PP iktidarının yargıya yansımış yolsuzluk iddiaları dikkate alındığında çok da yadırganmaması gerekiyordu. Ayrıca bu kadar soruna karşın “Rajoy şu tarihe kadar istifa etmeli” ya da “Rajoy’suz PP” ve “PP’siz İspanya” dayatmaları da yoktu.

Che Guevara’nın resimleri gibi sembolik bazı işaretler de yok değildi doğal olarak. Hatta kriz ortasında Bostwana’ya fil avına gidip kalçasını kırmış olan Kral Juan Carlos’a dolaylı bir tepki olarak iç savaşın hemen öncesinde yaşanan II. Cumhuriyet döneminin bayrakları da taşınıyordu. O dönemde solun iktidarda olduğu bir “Frente Popular” döneminin yaşandığı anımsanacak olursa, bunu da belki doğal karşılamak gerekiyordu.

Dignidad yürüyüşüne katılanların çoğu, gazetelere verdikleri demeçlerde, insanları burada bir araya getiren temel faktörün özellikle “ülkenin içinde bulunduğu olumsuz ekonomik ve sosyal koşullar” olduğunun altını çiziyordu. Herkesin belki farklı sorunları vardı ama bu sorunların hepsi bu olumsuz koşullardan kaynaklanıyordu. Ekonomik krizin mağdurları hep bir arada demokratik protesto haklarını kullanıyor ve seslerini duyuruyordu.

Aslında bu sorunlar PP’ye genel seçimlerde verilen desteğin büyük bir bölümünü (16 puan) götürdü. Bununla birlikte krizin sorumlusu olarak görülen PSOE iktidar partisin oy kaybından çok yararlanamadı. PP’den kaçan oylar daha çok Birleşik Sol ve UPyD’ye kaydı. Ancak bu durum PP’nin hazırladığı kürtajı fiilen yasaklayan yasa tasarısı nedeniyle değişti ve PSOE ilk kez iktidar partisinin 1.5 puan önüne geçti. Anketler bugün genel seçim yapılacak olsa ana muhalefetin yüzde 28, iktidar partisinin ise yüzde 26.5 dolayında oy alacağını ve hiçbir partinin salt çoğunluğa ulaşamayacağını gösteriyor. Demokrasilerde normal olan başarısız partilerin oy kaybetmesi ve seçmen tercihlerinin değişmesi elbette. Anormal olan ne peki?

Türkiye’deki anomali

Anormal olanı görmek için gözlerimizi İspanya’dan Türkiye’ye çevirmemiz gerekiyor. Aynı dönemde Türkiye’ye baktığımızda, İspanya’dakine benzer bir ekonomik kriz geçirmiş değiliz. Büyük bütçe kısıntıları, İspanya’da özellikle protesto edilen sağlık ve eğitim alanında kemer sıkma önlemleri ve ücretlerin düşürülmesi ve dondurulması yok. Son dönemde, özellikle Gezi olaylarından sonra kurda ve enflasyonda bir miktar artış görülüyor olsa da dramatik oranda değil. Aksine hükümetin “Erdoğan’in siyasi hayatı sona erdi” gibi siyasi belirsizlik yaratan söylemlere karşın ekonomi yönetiminde oldukça başarılı olduğunu kabul etmek gerekir.

Yolsuzluk iddialarına gelince, PP’li yerel yöneticilerle ilgili Gürtel ve PP’nin B kasası olduğu öne sürülen Bárcenas hakkındaki davaların seyrine bakıldığında bu konunun İspanya’da çok daha ciddi boyutlarda olduğu ortada. Ekonomik krizle birlikte yolsuzluk iddialarının da PP’nin oy kaybında etkili olduğu görülüyor. Bununla birlikte kimse “Rajoy’un siyasi hayatı bitti” gibi sözler sarf etmiyor. Yakında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinden çekip gitmesi gerektiği söylenmiyor.

Türkiye’de Başbakan Erdoğan’a karşı anormal bir aleyhte kampanya var. Kendisineotoriter,  hatta diktatör diyenler var. Ariane Bonzon, aktardığım Slate. fr’deki son yazısında diyor ki Erdoğan sürekli kadın haklarını ihlal ediyor. Örnek olarak kürtaja ve doğum kontrolüne karşı olduğunu söylüyor. Peki, ama Erdoğan’ın Mariano Rajoy’un kürtajı çocuğun sakat doğma ihtimali dışında fiilen yasaklayan yasa tasarısı benzeri bir yasa hazırlığı var mı?

Bonzon, Erdoğan’ın yaşam tarzlarına da müdahale ettiğini söylüyor ve bu bağlamda alkol satışlarının kısıtlamasını örnek gösteriyor. Başbakan’ın içki içmediği ve sevmediğine kuşku yok ama gece saat 22.00 ile sabah 06.00 arasında alkol satışının yasaklanması insanların alkol içmesini ne kadar kısıtlamaktır?

Kaldı ki İspanya’da trafikte alkol sınırı 0.25, Türkiye’de ise 0.50 promil. Tanıdığım İspanyol arkadaşlar bu orandan çok şikâyetçi çünkü bir kadeh içki almanın riskli olduğunu söylüyorlar. Avusturya, Slovakya gibi AB üyelerinde sınırın 0 promil olduğu dikkate alınırsa, ülkemizde alkol içilmesinin normalin ötesinde kısıtlandığı, Erdoğan’ın yaşam tarzlarına fazla müdahale ettiği iddiası ne kadar inandırıcı olabilir?

Kabul etmek gerekir ki bir ölçüde AK Parti’ye ama özellikle Erdoğan’a karşı anormal ölçüde bir karalama kampanyası var. Yaşları müsait olanlar bu kampanyayı 2002 seçimlerinden bu yana sahnelenmiş demokratik olmayan girişimlerin devamı olarak algılıyor. Bugüne kadar okuduğu şiir yüzünden hapse giren, iktidarı askerî darbeyle devrilmek ve partisi yargı yoluyla kapatılmak istenmiş bir insan var karşımızda.

Erdoğan, toplumun benim de içinde bulunduğum bir kesimi gibi düşünmüyor olabilir ama bu ülkede İspanya’da olduğu gibi normal bir demokrasiye sahip olmak istiyorsak, kurallarına uymak ve bizden olmayan seçilmişlere saygı göstermek durumundayız. Aslında kabul etmek gerekir ki hiçbir insan başkalarına göre mükemmel değildir. Siyasetçiler de, yöneticiler de öyle. O bakımdan siyasetçileri putlaştıracak kadar göklere çıkarmak ya da şeytanlaştıracak kadar yerin dibine batırmak normal değildir. Aksi takdirde putlaştırılanı şeytanlaştıracaklar, şeytanlaştırılanı da putlaştıranlar mutlaka olacaktır.

Bugün Erdoğan’a ve bir ölçüde partisine karşı yürütülen kampanya onu şeytanlaştırma amacı güdüyor. Hal böyle olunca da uzun süre iktidar olmanın getirdiği yıpranmışlıkla desteğini yitirmesi normal iken, Başbakan Erdoğan ve partisi kampanya sayesinde anormal biçimde güçleniyor. Anketler bu tabloyu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Türkiye’nin demokratik bir hukuk devletine dönüşmesini isteyenlerin öncelikle siyasetin normalleşmesini savunması gerekir. İktidara gelen siyasi partilerin vesayet kurumlarına değil seçmenlere hesap vereceği, dolayısıyla seçimle işbaşına gelip seçimle gideceği normal bir demokrasiye ihtiyacımız var. Böyle bir demokrasiye ulaşana kadar da anormal olan her türlü girişime hep birlikte karşı çıkmaya…