Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Ayağımızın altından kayan demokrasi

  • 19.04.2014 00:00

 CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında, demokrasimizin son on yıldaki görüntüsüyle ilgili bazılarına benim de katıldığım ilginç sözler sarf etti. Bunlardan son on yıllık dönemle ilgili şu sözlerine katılmamak mümkün değil. Diyor ki, “demokrasimizin ayaklarımızın altından kaydığını görüyoruz. (…) Baskının arttığını, gücün her şeye egemen olmak istediğini görüyoruz. Farklı bir rejimin içine Türkiye ağır adımlarla sürükleniyor.”

Gerçi CHP Genel Başkanı konuşmasında bu sözlerin çağrıştırdığı demokrasiyi ayaklarımızın altından kaydıran olayları anımsatmıyor, hatta bunları engellemek için yapılması gerekenler üzerinde de nedense durmuyor. O bakımdan başlı başına demokrasiye müdahale niteliğindeki bu olayları kısaca hatırlatmakta yarar var.

Demokrasiye son on yıldaki müdahaleler  

Ergenekon davalarından öğrendiğimize göre, Kopenhag siyasi ölçütlerini karşılamak üzere hazırlanan Türkiye’nin en büyük anayasa değişikliği paketinin yürürlüğe girdiği 2004’te, yani bundan tam on yıl önce, AK Parti hükümetini devirmek üzere, Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven darbe planları hazırlanmış. Kılıçdaroğlu’nun işaret ettiği gibi, demokrasi ayağımızın altından kaymaktaymış gerçekten de.

Gerçi Sayın Kılıçdaroğlu hep “Ergenekon” diye bir örgüt olmadığını söyledi ve sanıklarının arkasında durageldi, hatta “nerede bu örgüt, ben de üye olacağım” bile dedi ama olsun varsın. Mahkeme kararlarına da tepki göstererek “özel yetkili mahkemelerin kararlarının hukuken, siyaseten ve ahlaken gayrimeşru” olduğunu da ilan etti. Son yargı paketiyle bazı mensupları hakkında iddialar bulunan özel yetkili mahkemeler kaldırıldığına göre, belki demokrasiyi ayağımızın altından kaydıran, bürokrasinin yürütme ayağında örgütlendiği iddia olunan bir örgüt değil, yargıda var olduğu öne sürülen başka bir örgütlenmeydi. Belki de ikisi birden gerçekti; hatta aralarında bile bir bağ vardı, hâlâ var kim bilir.

Bu soru işaretleri hükümlülerin kişisel durumlarından bağımsız olarak kafaları meşgul ediyor. Kişilerin durumundan elbette bağımsız çünkü onlarla ilgili bir şey söyleyebilmek için temyiz aşamasını ve belki de yeniden yargılanmalarını beklemek gerekiyor. Hem burada kişiler değil, siyasete yürütme ya da yargı ayağı üzerinden müdahale edilip edilmediği önemli olan.

Darbe planları olgunlaşıp bir girişime dönüşür müydü, bunu bilmek mümkün değil ama daha sonraki yıllarda demokrasiye çok net müdahaleler olduğu tartışılmaz bir gerçek. Mesela 2007 yılında Başbakan Erdoğan ya da AK Partili başka bir siyasetçiyi Çankaya’ya çıkartmamak için üç büyük kentte bazı Ergenekon hükümlülerinin ve CHP milletvekillerinin de içinde yer aldığı “Cumhuriyet mitingleri” düzenlenmişti.

AB, ABD karşıtı ve ırkçı sloganların atıldığı bu mitinglerin yanı sıra, dönemin Genelkurmay Başkanı 27 Nisan’da e-muhtıra olarak bilinen bir bildiri yayımlayarak demokrasiye müdahale etmişti. Bu talihsiz bildiride, TSK Cumhuriyet’in temel ilkelerinin başında gelen demokrasiyi çiğnemek suretiyle demokrasi olmadan anlam ifade etmeyen laikliğe taraf olduğunu, üzerine vazife olmadığı halde, vurgulamak suretiyle yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi tercihini “sözde değil özde laik bir kişi” olarak ortaya koymuştu. Tüm siyasi partilerce kınanması gerekirken, ana muhalefet partisi CHP, bir Genel Başkan Yardımcısı’nın ağzından bu bildiriye imzasını atmıştı.

Askeri bürokrasinin demokrasiye müdahalesi yetmiyormuş gibi, Anayasa Mahkemesi de sahneye savunulması mümkün olmayan “367 kararı” ile çıkmış ve AK Parti’nin TBMM’de Cumhurbaşkanı seçmesini engellemişti. Bu kararın arkasında da konuyu mahkemeye götüren CHP vardı ne yazık ki.

AK Parti’nin erkene aldığı ve güçlenerek çıktığı 2007 genel seçimlerinden sonra demokrasiye müdahaleler sona ermemişti. Seçimlerin hemen ertesinde, yeni anayasa ihtiyacını hisseden iktidar partisinin Prof. Özbudun’a hazırlattığı bir anayasa taslağı gündeme gelmiş ve taslağın eksileri üzerinden siyasi tansiyon yeniden yükselmişti. Tam o sırada devreye giren TEPAV sivil bir anayasa yapılması için ön almış ve 8-9 Aralık 2007’de Ankara’da bir Ulusal Çalıştay düzenlemişti. Amaç, diğer kentlerdeki çalıştaylarla yeni anayasa yapılmasını kolaylaştıracak bir siyasi iklim yaratmaktı. Ama katılımcılar arasında kulaklarımla duyduğum “biz zaten yeni bir anayasa istemiyoruz ki” diyenler vardı. Kimlerdi, anayasa isteyenlerin arasına neden karışmışlardı bilemem ama hemen ardından AK Parti’ye açılan kapatma davasının kokusu çıkmış ve TEPAV’ın üç ay sonraki İstanbul Çalıştay’ı iptal olunmuştu.

Üç yıl sonra kurulan benim de üyesi olduğum YAP’ın (Yeni Anayasa Platformu) ve daha birçok sivil toplum örgütünün 2011’den itibaren yürüttüğü anayasa çalışmalarının 2012’de gönderildiği TBMM’de arşive atılması da gösteriyor ki bu ülkede demokratik bir yeni anayasa yapılmasını istemeyenler var. Bunların kimler olduğu belli; demokrasiye son on yılda bunca müdahaleyi kimler yapmışsa onlar elbette.

Kılıçdaroğlu’nun mantık çizgisi

CHP Genel Başkanı’nın “demokrasinin ayağımızın altından kaydığı” tespiti doğru ama bunu yapanlarla ilgili söylediklerine bakılırsa, buraya kadar hatırlattığım olaylara bakış açısı çok farklı, hatta tam bir tezat oluşturuyor.  Kılıçdaroğlu Başbakan Erdoğan’ı kastederek diyor ki “sandık önemlidir. Ama sandık tek başına demokrasi değildir.” Bu da nereden çıktı şimdi denebilir. Öyle ya sandık ancak demokratik bir anayasal düzende anlam taşır. Böyle bir düzene karşı çıkan mı var, AK Parti yeni demokratik bir anayasa istemiyor mu ki bu sözler sarf ediliyor.

Yukarıda belirttiğim gibi, Türkiye’nin yeni sivil ve demokratik bir anayasa yapma girişimleri demokrasiye müdahalelerle sürekli engellenip duruyor. Mevcut anayasal düzenin son olarak 12 Eylül 2010 referandumuyla iyileştirilmesine ön ayak olmuş, sivil toplumun yeni anayasa çalışmalarına destek vermiş seçilmişler mi bu sistemi diktatörlüğe dönüştürecek olanlar, yoksa “anayasanın değiştirmesini zaten istemiyoruz” diyenler mi?

Kılıçdaroğlu’na göre, birinci şık doğru, yani demokrasiyi ayağımızın altından kaydıranlar, demokrasiye bürokrasi içinden müdahalede bulunanlar değil, seçilmişler. Diyor ki “karşıdaki insana saygı göstermez, onun hukukun korumaz, onun hukukuna saygı göstermezseniz, siz hukuk devletinden uzaklaşırsınız. Hitler örneği vardır, seçimle geldi. Mussolini örneği vardır, seçimle geldi. Seçimle geldiler ne oldu? Bir süre sonra ‘ben devletim, her şey benden sorulur’ demeye başladılar. İnsanlık tarihi çok ağır bedeller ödedi.” Eksiklikleri var tabii ama mevcut anayasal sistemde yürütmenin başının diktatöre dönüşmesi mümkün mü? Genel seçimlerde kendimize diktatörler mi seçiyoruz? Seçimleri kazanmak isteyen Kılıçdaroğlu yoksa diktatör mü olmak istiyor?

Bu bakış açışı sahneye konulmuş yepyeni bir komediyi ortaya koyuyor. CHP Genel Başkanı fark edebiliyor mu bilmem ama bu söyledikleri, partisine oy vermeyen –cahil dedikleri dâhil- insanlara “zekâmız ve hafızamızla alay mı ediyor acaba?” dedirten nitelikte. Demokrasiye bugün bürokrasinin yürütme (polis) ve yargı ayağından açıkça müdahale olduğu açıkça görülürken ilkokul çocuklarının bile inanmayacağı şeyler söylenmesine başka türlü tepki verilebilir mi?

Konuşmasında, demokrasinin kan kaybettiği eleştirisini bazılarının ciddiye almadığını belirten Kılıçdaroğlu şöyle devam ediyor: “Bu ülkede TBMM Başkanı, ‘Anayasanın 138. maddesi (mahkemelerin bağımsızlığı) çökmüştür, yargı yoktur’ dedi. Anayasa çökmüşse, üçayağından birisi yasama, yürütme, yargı, yargı çökmüşse bu ülkede hukuk devleti konusunda ciddi sorunlarımız var demektir.” Öyle tabii ben de katılıyorum ama “bu neden böyle” sorusunun cevabını en iyi bilecek durumda olan kendileri. CHP, bugüne kadar kâh askerin, kâh yargının demokrasiye yaptığı yukarıda hatırlattığım müdahalelerin hep yanında yer almadı mı?

Bütün bunlar CHP’nin yerel seçim sonuçlarından gereken dersi çıkarmadığını gösteriyor. Aslında bu, yeni de değil, sürekli yinelenen bir yanılgı. İsmet Berkan önceki günkü yazısında bunu çok güzel ifade etmiş: “15 Mayıs 1950 sabahından beri durum aynı. Yani aradan 64 yıl geçmiş; bu kesim hâlâ aynı şeyleri, tekrar, tekrar yaparak farklı sonuç elde etmeye çalışıyor. Albert Einstein’in aynı şeyi tekrar, tekrar yapıp farlı sonuç beklemeye ne isim verdiğini söylememe gerek yok; durum ortada.”

Bu görüşe ekleyebileceğim tek şey, CHP’nin kendini on yıllardır hapsettiği bu durumun sadece kendini değil hepimizi ilgilendirdiği. Demokrasinin ayağımızın altından kayması buradan kaynaklanıyor çünkü.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar