Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Ermeni açılımı ya da İttihatçı politikayla araya mesafe koymak

  • 27.04.2014 00:00

 Başbakan Erdoğan’ın 24 Nisan mesajı, bir önceki yazımda söylediğim gibi, Türkiye’den İttihat ve Terakki’nin Tehcir Kararı’nın soykırım olduğunu tanımasını ve özür dilemesini bekleyenleri tatmin etmedi. Le Monde’un değerlendirmesine göre, “2002’den bu yana iktidarda olan İslamcı-muhafazakâr hükümet, seleflerine oranla çok daha uzlaşmacı bir yaklaşım benimsemiş olsa da, soykırım terimini kategorik olarak reddediyor.” Burada kalın harflerle yazılı ifadenin, AK Parti hükümetinin öncekilerden çok daha uzlaşmacı bir yaklaşım benimsiyor olmasının altını çizmek gerekiyor.

Ermeni diasporasının Avrupa’da en kalabalık (yaklaşık 500 bin) olduğu ülke olan Fransa’da soykırım konusunun sahibi olan Sosyalist Parti’nin Cumhurbaşkanı Hollande, Erdoğan’ın mesajını “duyulması gereken ama henüz yeterli olamayan bir söz” (C’est un mot qu’il faut entendre mais qui ne peut pas encore suffire) olarak niteledi. ABD Başkanı’nın aksine “soykırım” sözcüğünü kullanmaktan çekinmeyen François Hollande, bu küçük cümleyle Obama’dan farklı olarak Erdoğan’ın mesajını olumlu bir gelişme olarak kayda geçirmiş oldu.

Erdoğan’ın 24 Nisan mesajının Fransa’daki yankılarını öne çıkarmamın nedeni, yukarıda belirttiğim gibi, Avrupa’da Ermeni diasporasının en kalabalık olduğu ülke konumunda bulunması ve bu konuyu yakın geçmişte inkârcılığın cezalandırılması boyutuyla birlikte ikili ilişkileri olumsuz yönde etkileyecek ölçüde siyaset arenasına taşınmış olması. Çok daha kişisel olan ikinci neden ise Ermenilerin yoğun yaşadığı kentlerden Lyon’da, ikinci seferinde Başkonsolos olarak, on beş yıl arayla iki kez görev yapmış olmam. 1986 yılında ayrıldığım Lyon’a 2001’de döndüğümde fark etmiş olduğum ilk şey, “Türklük” unsuruna dayalı bugün rahatlıkla “İttihatçı” olarak nitelenebilecek Ermeni sorununa ilişkin eski politikanın çoktan iflas etmiş olduğuydu.

Sanal alemde üretilmiş diaspora politikası

Lyon’a Başkonsolos atanmam, Kürt sorununun şiddet ve terör boyutuyla birlikte çözümü için neler yapılması gerektiğini İspanya üzerinden anlatan bir kitap yayınlamış ve yeni başlayan AB adaylık sürecindeki siyasi reform çalışmalarında “fazlaca” yer almış olmam nedeniyle bana bir süre “ortalıktan kaybolma” imkânı vermişti. AB üyeliği merhum Başbakan Bülent Ecevit’in yakın çevresine söylediği öne sürülen “birkaç yasal düzenlemeyle” kazanılabilecek bir statü değildi elbette. O yıllarda eskiyle yeni, AB süreci üzerinden çatışıyordu. Ana dilin öğretilmesi (o zaman eğitime sıra gelmemişti) gerektiğini söylediğinizde “Dışişlerinden valilere Kürtçe brifingi” diye manşetler atılıyor, dil, din gibi farklılıkları olan vatandaşların bu farklılıklarını ifade etmesinin eşit vatandaşlığın gereği olduğunu yazdığınızda, aykırılığınız yüzünüze adeta çarpılıyordu.

Ermeni sorunuyla yüzleşme, AB üyelik süreciyle başlayan demokratikleşmenin yerleşmesi ve hâlâ hayal gibi olan demokratik bir anayasayla taçlanmasından sonra mümkün olabilecek bir şey. 1986’da bıraktığım Lyon’a döndüğümde neyse ki ASALAtehdidi artık kalmadığı için pantolonumun kemerine kullanmasını pek de iyi bilmediğim bir tabanca iliştirmek zorunda kalmamıştım. Ama Anakent Belediye Başkanı Gérard Colomb başta olmak üzere resmi makamlarla yakın ilişkiler kuracaksanız, Ermenilerin acılarını paylaşmak, sorunun çözümüne ilişkin açılım sayılabilecek şeyler söylemek zorundaydınız. En azından bugün siyasette olsa kesinlikle oy vermeyeceğiniz İttihat ve Terakki’nin gayri insani sonuçlar doğurması kaçınılmaz Tehcir kararını doğru bulmadığınızı kişisel olarak da olsa dile getirebilmeliydiniz.

Gelin görün ki Ankara derin bir uykudaydı o zamanlar. Daha reformdan geçmemiş MGK Genel Sekreterliği’nde kurulmuş, anımsadığım kadarıyla “Asılsız Ermeni iddialarıyla” ilgili bir komisyondan çok parlak (!) öneriler geliyordu. “Görev yerinizdeki yerel makamlarla temas edilerek kentin önemli cadde veya meydanlarından birine Talat Paşa isminin verilmesinin sağlanması” ve tabii ki her zaman olduğu gibi “sonucundan bilgi verilmesi” türünde kargaları bile güldürecek talimatlar… Birileri Eskişehir yoluna bakarak hayaller kuruyordu belli ki ama Dışişleri neden bu talimatları sahibine iade etmiyor gönderiyor diye kızıyordum. Öyle ya, ağır, aksak da olsa yürüyen bir AB reform süreci vardı ama birileri hâlâ Türklük üzerinden ayırımcı bir milliyetçiliğe dayalı politikaları Ermeni diasporasının güçlü olduğu Fransa’da uygulayabileceğini düşünebiliyordu demek ki.

Oysa o dönemde AB sürecimizle ilgili paneller düzenliyor; Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan çevreleri ikna etmeye çalışıyorduk. Panellerde zaman, zaman diaspora temsilcileri ortaya çıkıyor ve konuyu 1915 olaylarına getiriyordu. Sadece panellerde de değil, “Corps consulaire” yemeklerinden birinde, Villeurbanne Belediye Meclisi üyelerinden biri, “Ermeni soykırımını tanımazsanız, üyeliği rüyanızda görürsünüz” gibi bir söz söylemiş o geceyi bize zehir etmişti. Kopenhag siyasi ölçütlerinin kapsamı belliydi, içinde tarihi nitelik taşıyan ölçütlere yer yoktu ama sağ partiler gibi üyeliğimize kategorik olarak karşı çıkmayan sosyalistler için de Ermeni soykırımıyla yüzleşmek adeta yeni bir koşul haline gelmişti.

İttihatçı politikanın sahipleri

2007 yılında Erdoğan ya da AK Partili bir Cumhurbaşkanı seçilmesin diye üç büyük kentte düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde AB karşıtı sloganlar atılmasını, her şeye karşın, o zaman çok yadırgamıştım. Çünkü mitingleri düzenleyenlerin başında ana muhalefet partisi CHP geliyordu. CHP’nin sosyal demokrat olamadığı belliydi ama demokratikleşmeye ve siyasi reformların itici gücü olan AB sürecine MHP gibi karşı çıkması bu partide değişimin hayal olduğu gerçeğini de ortaya koyuyordu. Bundan böyle bu partinin evrensel demokrasi konusunda takınacağı aykırı tavırlar, MHP ile aynı çizgide buluşması beni şaşırtmayacaktı. Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararına, AK Parti’ye karşı açılan kapatma davasına verilen destek, 12 Eylül referandumunda hayır oyu ve yeni anayasaya koyulan kırmızıçizgiler gibi.

Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç’un CHP adına yaptığı Başbakan Erdoğan’ın 24 Nisan mesajıyla ilgili açıklaması da, beklediğim gibi, MHP’ninkinden çok farklı olmadı. “Tabii ki yaşamını yitirmiş tüm insanların acılarını bizler de paylaşıyoruz” diyen Koç,  “bu talihsiz süreçlerin devamında yaşanan diğer acıların kurbanlarına” meslektaşlarım başta olmak üzere rahmet dilemeyi ön plana çıkararak, Tehcir konusundaki açılıma destek olmadı. Onları unutmamak elbette önemliydi ama Koç klasik politikanın unsurlarını yineleyip, Erdoğan’ın mesajını, dünyada son iki yıldır yitirdiği itibarını geri almaya yönelik bir çaba olarak niteledi: “iyi niyet mesajları ile bir itibar arama gayretleri içine girmiş olabilir. Bu süreci siyasetin öznesine oturtursanız, tarihsel gerçeklerinden kopartırsanız kaybettiğiniz itibarınızı arama gayreti olarak algılanacağından şüpheniz olmasın.”

Haluk Koç daha açık konuşamadı belki ama bunu partiye yakın Sözcü gazetesi son derece açık bir şekilde yapıyor. Rahmi Turan “Tokmak” isimli köşesinden “Kürt açılımı derken, şimdi de ‘Ermeni açılımı’ mı başladı? Bu açılımlar, ülkemizin birliğine, Türkiye’nin bütünlüğüne indirilen darbedir! Başbakan Erdoğan keşke benzeri şekilde bir ‘Türk açılımı’ da yapsa? İnsanlarının her geçen gün kutuplaştığı bu ülkede en mağdur kişiler Türkler!” diye yazıyor. Aynı gazetedeki köşesinde Emin Çölaşan “Sen kime hizmet ediyorsun Tayyip” başlığıyla kaleme aldığı yazıda “Ermeni tehcirinin -zorunlu göçün- 99. yıldönümünde yayınlanan bu mesaj Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir yüz karası, utanç belgesi olarak yerini aldı” derken, Başbakan Erdoğan’ı seçmenine şikâyet ediyor.

Peki, CHP seçmeni böyle bir politika mı istiyor? Benim bildiğim kadarıyla aralarında hâlâ “Türkiye’nin en azından bir AB üyesi kadar demokratik bir hukuk devleti olmasını arzu ettiklerini” ifade edenler de var. Bunun Kürt sorununu çözmeden, Tehcir ’in yol açtığı gayri insani sonuçlarla yüzleşmeden mümkün olabileceğini düşünenler olabilir mi bilmem ama Çölaşan da, Turan gibi her ikisine de karşı. Diyor ki “Önce Kürtçülük açılımı başlatmıştı, şimdi sırada Ermeni açılımı var! Bu açılım önemlidir, gereğini yapması gerekir. Örneğin İstanbul veya Ankara’da bir Ermeni anıtı yaptırması mümkündür! Üzerine de ‘Soykırım yaptık, özür diliyoruz. Ruhlarınız şad olsun’ yazdırabilir.

‘Ermeni soykırımını Türkiye’de analım’

Aralarında Charles Aznavour, Fransa eski Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner ile Bernard-Henri Levy gibi uluslararası şahsiyetlerle Türkiye’den Dur de sözcüsü Levent Şensever başta olmak üzere bazı aydınların altına imza attıkları bildiri gelecek yıl 24 Nisanı Türkiye’de anma çağrısını içeriyor.

Le Monde’un “Ermeni soykırımını Türkiye’de analım” başlığıyla aktardığı bildiride “bazıları Ermeni soykırımı gerçeğini tanımanın bütün Türklere ve ‘Türklüğe’ saldırı olduğunu öne sürüyor; oysa bu inkârcılığa karşı bir saldırı ve adalet ve demokrasi için bir girişim” deniyor.

Bu yıl soykırımı anmak üzere, isimleri söz konusu bildiride yer alan merkezi Paris’teki Ermeni Hayırseverlik Birliği UGAB ile çeşitli AB ülkeleri ve Rusya’dan Avrupa Irkçılıkla Mücadele Hareketi EGAM mensuplarından oluşan küçük bir grup İstanbul’a geldi. Benim görebildiğim kadarıyla ılımlı fikirlere sahip olan grubun bu konuda şahin tutumuyla bilinen Taşnak değil liberal demokrat eğilimli Ramgavar partisine mensup olduğu söylendi.

Çölaşan’a göre, “entel-liboş kesiminden oluşan Ermeni soykırımını anma platformu dün Taksim Meydanı’nda pankartlar açarak gösteri yaptı. Taksim’e işçi, öğrenci, gezici vesaire çıkamaz ama torpilli Ermenici liboşlara derhal izin verildi.”

Oysa tüm çabalar, çoktan iflas etmiş bir politikanın yerine yenisini koymak ve Türkiye’yi biraz olsun yenidünya ile bütünleştirebilmek için. Kabul etmek gerekir ki dünyadaki birçok ülke gibi Türkiye de homojen bir etnik gruptan oluşan bir ülke değil; hiçbir zaman da olamaz. Başbakan’ın dediği gibi Kürdü, Alevisi, Süryani si, Ermeni’si ile tüm farklılıklarını kucaklayan bir politikaya ihtiyacımız var. Hatta milliyetçiliği dahi kapsayıcı bir yaklaşımla yeniden tanımlamak gerekiyor.

Bu bağlamda bütün siyasi partilerin, ama kendilerinden hep bir adım önde giden AK Parti’ye yetişebilmeleri ve inanılır bir alternatif oluşturabilmeleri için öncelikle Meclis’te temsil edilen muhalefet partilerinin yeni koşullara ayak uydurmaları zorunlu. Bunun yolu da, kim ne desin, yüzyıllık İttihatçı politikaları artık bir tarafa bırakmaktan geçiyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar