• 30.04.2014 00:00

 Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın çok tartışılan konuşması yazımın konusunu seçmekte bana esin kaynağı oldu ama bu başlığı çok uzaklarda, Brezilya’nın Minas Gerais Eyaleti’nin yaklaşık 700 bin nüfuslu Uberlândia kentinde çıkan Correio gazetesinde buldum. Gazetenin 19 Mart tarihli nüshasında yayımlanan Profesör João Batista Domingues Filho imzalı köşe yazısı aynen bu başlığı (Juristocracia contra a soberania) taşıyor.

“Juristocracia” veya yargının diğer erklerden üstünlüğüne dayanan siyasi sistem Brezilya’da sıkça tartışılan bir konu. Yasamayı temsil eden Kongre ile yüksek yargıyı temsil eden Federal Yüksek Mahkeme, kısa adıyla STF (Supremo Tribunal Federal) arasındaki gergin ilişkiler, 21 yıl askeri diktatörlük (1965-85) altında yaşamış bu dev ülkenin en büyük sorunlarından birini oluşturuyor. Bugün Türkiye’de darbe yönetimi altındaki Mısır’da yargının idam kararları tartışılıyor ama bence bu konuyu 1988 anayasasıyla demokrasiye geçmiş Brezilya üzerinden örneklendirmek Türkiye bakımından çok daha anlamlı olur.

Federal Yüksek Mahkeme (STF)

STF, Brezilya’da yargı erkini kullanan en yüksek organ; hem Anayasa Mahkemesi, hem de -Türkiye’den farklı olarak- “Süper Temyiz Mahkemesi” işlevini üstlenmiş durumda. 1988 anayasasının bekçiliğini yapan STF, yasaların anayasaya uygunluğunu doğrudan –başvuru üzerine değil- denetleme yetkisine sahip. 2002’den bu yana tüm toplantıları televizyondan canlı olarak yayımlanıyor.

Mahkeme 11 üyeden oluşuyor ve bu üyelere, hükümet üyeleriyle hiçbir benzerlikleri olmasa da Bakan (Ministro) adı veriliyor. Belki de gölge kabine gibi çalıştıkları içindir kim bilir. Bu üyeler Devlet Başkanı tarafından 35 ile 65 yaş arasında belirli niteliklere sahip hukukçular arasından seçiliyor ve Senato tarafından salt çoğunlukla uygun bulunmaları halinde atanmış oluyorlar. Üyelerin Türkiye’de olduğu gibi 65 yaş haddi dışında anayasa ile sınırlanmış görev süreleri bulunmuyor.

Demokratik ülkelerde mahkeme üyelerinin görev süreleri genelde dokuz (Fransa, İspanya, İtalya) ya da 12 yılla (Almanya) sınırlı tutulduğu dikkate alındığında, bununanti-demokratik bir uygulama olduğunun altını çizmek gerekir. Örneğin 65 yaşını gelecek yıl dolduracak olan José Celso de Mello Filho ve 2016’da dolduracak MarcoAurélio Mendes De Farias Mello toplamda 26’şar yıl görev yapmış olacaklar. Brezilya’da başkanlık sistemi olduğundan halk tarafından seçilen Devlet Başkanı tarafından atanmaları kendilerine demokratik meşruiyet kazandırıyor belki ama başkanlar değişirken onların bu kadar uzun süre görevde kalmaları ister istemez siyasallaşmalarının önünü açıyor.

Başkanlık sistemi olmayan Türkiye’de, bileşimi farklı ve 12 Eylül referandumuyla bir ölçüde demokratik meşruiyet kazanmış olsa da, Anayasa Mahkemesi’nde, Başkan Haşim Kılıç gibi, 20 yıl gibi çok uzun bir süre görev yapmış, yapacak olan üyeler var. O bakımdan yeni anayasada mahkeme üyelerinin görev süresinin tercihan dokuz yılla sınırlanması şart.

Halk egemenliğinin hukukileştirilmesi

OAB/RJ dijital portalı, geçen 22 Martta, São Paulo Üniversitesi’nden siyasetin ve halk egemenliğinin hukukileştirilmesi konusunda doktorası olan filozof Maria Luiza Quaresma Tonelli ile yapılan bir röportajı yayımladı. Maria Luiza diktatörlük dönemi ardından yapılmış olan 1988 anayasasının Brezilya’da halk egemenliğini yargının vesayeti altında tuttuğunu vurguluyor. Bunu Brezilya’nın Latin Amerika’nın en uzun askerî diktatörlük dönemini yaşamış olmasına bağlayan Bayan Tonelli, demokrasi kültürünün gelişmediği ülkelerde halkı sorunların siyasetle değil, hukuk yoluyla çözülebileceğine ikna etmenin daha kolay olduğuna dikkat çekiyor. Bu durumda siyaset alanını hukukun doldurduğunun ve bu nedenle halkın egemenlik alanını daralttığının altını çiziyor.

Brezilya’da Bayan Tonelli’nin işaret ettiği STF’nin yasama alanına müdahalesi üzerine yazan çok. İnternette arama motorlarına  “juristocracia” yazıldığında çıkan yazıların büyük kısmının Portekizce olduğunu ve bu konudan söz ettiğini fark etmek mümkün. Alagoas Eyaleti Federal Üniversitesi (UFAL) Anayasa Hukuku Profesörü Othoniel Pinheiro Neto da konuyu ele alan hukukçulardan. “STF, Kongre ve yurttaşlar; demokrasi ile jüristokrasi arasında” (O STF, o Congresso e os cidadãos: entre a democracia e a juristocracia) başlıklı yazısında, 2011’de Kongre tarafından hazırlanan, ancak hâlâ yürürlüğe girmemiş olan “PEC 33” işaretli anayasa değişikliği önerisini savunuyor.

Söz konusu öneri, STF’nin doğrudan anayasaya aykırı ilan edeceği anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmeden Kongre’ye iade edilmesini ve Kongre tarafından uygun görülmüyorsa halkoyuna sunulmasını öngörüyor. Pinheiro Neto, Yüksek Yargı’nın iptal kararlarının karşına doğrudan egemenliğin sahibi halkın çıkarılmasını SFT’nin yasama alanına sürekli olarak müdahale etmesinin önüne geçecek demokratik bir önlem olarak alkışlıyor.

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin STF gibi yasaların anayasaya uygunluğunu doğrudan denetlemesi de, süper temyiz yetkisi de bulunmuyor. Bununla birlikte, mahkemenin bugüne kadar altına imzasını atmış olduğu yasama alanına müdahale anlamı taşıyan yanlış kararları da var. Bunlar arasında anayasa değişiklikleriyle ilgili olanlar da (büyük bir çoğunlukça kabul edilen başörtüsü yasağının kaldırılmasına ilişkin değişiklik gibi) bulunuyor. O bakımdan Brezilya’daki anayasa değişikliği önerisine benzer bir hükmün yeni anayasada yer alması düşünülebilir. Hassas bir konu olduğuna şüphe yok ama Pinheiro Neto’nun altını çizdiği gibi, yargının da yasamanın yerine geçmek suretiyle egemenliğin sahibi olan halkın iradesine karşı kendi iradesini ortaya koymaya hakkı bulunmuyor.

Brezilya’da hazırlanan bu anayasa değişikliği önerisinin akıbetine gelince, Meclis Anayasa Komisyonu tarafından kabul edildikten sonra, STF üyelerinden Gilmar Mendes, öneriyi  “karanlık bir manevra”  olarak nitelemekle kalmadı; 1937 anayasasının da dönemin Başkanı Getúlio Vargas’a Yüksek Mahkeme kararlarını iptal yetkisi verdiğini hatırlattı. Başkan Vargas diktatör olarak biliniyor.

Aslında önerinin henüz Kongre’den geçirilememesinin bir başka nedeni de iktidar partisi PT (Partido dos Trabalhadores) üst yönetiminin (Parti Başkanı José Genoino ve Kongre Başkanı João Paulo Cunha) STF tarafından hapis cezasına mahkûm olmasına neden “mensalão” yolsuzluk skandalıydı. Çünkü her iki isim de Anayasa Komisyonu üyesiydi ve Kongre’nin mahkûmiyet kararına karşı söz konusu öneriyi STF’ye karşı bir silah olarak kullandığı algısı yaratılmıştı.

Brezilya’da mahkûm olan isimlerin milletvekilliğinin düşüp düşmeyeceği konusunda Kongre ile STF arasında da sert tartışmalar yaşandı. Özet olarak belirtmek gerekirse yasama ile yargı arasındaki çatışma, Brezilya gibi dünyanın 7. büyük ekonomisine sahip bir ülkede de siyaset gündemini işgal ediyor.

Görünen o ki kendi bölgelerinin vazgeçilmez iki siyasi aktörü Türkiye ve Brezilya’nın, hızlı gelişen ekonomilerine karşın üstesinden gelmeleri gereken benzer demokrasi sorunları var. Jüristokrasi ya da yargı vesayeti bu sorunların başında geliyor kuşkusuz. Ama 2013 itibariyle iki ülke arasında daha başka benzerlikler de ortaya çıkmıştı; iktidar partilerine bulaşan ya da bulaştırılmak istenen yolsuzluk iddiaları, birbirini izleyen dönemlerde meydana gelen şiddetli sokak eylemleri gibi.

Bilmem ama bana birileri Türkiye’ye, Mısır ya da halkı Müslüman başka bir Orta Doğu ülkesi değil de, Brezilya gibi bakıyorlar gibi geliyor. Ekonomik gerekçeler siyasi nedenlerin arkasına gizleniyor belki de kim bilir.