• 4.06.2014 00:00

 İspanya Kralı Juan Carlos de Borbón önceki gün yaptığı açıklamayla oğlu Asturias Prensi Felipe lehine Taht’tan feragat ettiğini açıkladı. 1938’de Roma’da doğan, II. Cumhuriyet’in sürgüne yolladığı Kral XIII. Alfonso’nun torunu, vaftiz ismiyle Juan Carlos Alfonso Víctor María de Borbón y Borbón-Dos Sicilias, daha 10 yaşındayken Cumhuriyet’i yıkan General Francisco Franco ile babası Veliaht Prens Don Juan de Borbón arasında yapılan anlaşma uyarınca eğitim görmek üzere İspanya’ya gelmişti.

Küçük Juan ya da halk arasında söylendiği gibi “Juanito” kendini nasyonal Katolik İspanya’yı inşa etmekle görevli milli şef “Caudillo” ilan eden Franco için kurmakta olduğu diktatörlük rejimini emanet edeceği kişi olacaktı. Franco tam bir Cumhuriyet düşmanıydı; Alfonso’yu Taht’tan uzaklaştıran Cumhuriyetçileri yenmişti. İspanya için ideal rejimin monarşi olduğuna inanıyordu. Ama iktidarını, kişisel olarak haz etmediği Veliaht Don Juan de Borbón’a bırakıp gitmek de istemiyordu. Juanito’yu arzu ettiği gibi yetiştirecek ve zamanı geldiğinde bayrağı ona devredecekti.

1947’de İspanya resmen “Krallık” olmuştu olmasına ama o zaman daha Kral’ı olmayan bir Krallık’tı. O Kral, daha hiçbir şeyden haberi olmayan Juanito’ydu. Önce babasının seçtiği İspanya’nın büyük ailelerine mensup çocuklarla birlikte Madrid ve San Sebastian’daki özel liseyi bitirmiş; ardından askeri akademide eğitim almaya başlamıştı. İşte orada yolları yıllar sonra pek de hoş olmayan biçimde yeniden kesişecek olan özel eğitimcisi Alfonso Armada ile tanışacaktı.

Aptal yerine konulan Veliaht Prens

Juanito 60’lı yıllarda Opus Dei’nin adamlarından eğitim alırken o kadar uslu ve itaatkâr bir öğrenciydi ki Franco’nun sağ kolu Amiral Carrero Blanco gibi rejimin güçlü adamlarının hayalini kurduğu “Franco’suz Frankizmin Monarkı” olacağı izlenimi yaratıyordu. Juan Carlos, daha sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide o dönemle ilgili olarak, “beni aptal yerine koyuyorlardı ama benim de aptal bir havam vardı” diyecekti.

Juan Carlos, Frankizmin Monarkı olmaya elverişliydi kuşkusuz ama Franco’nun veliahtı olmaya o dönemde daha resmen hak kazanmamıştı. Juan Carlos’un da bu konuda çok istekli olduğunu söylemek kolay değildi. Özellikle babası daha hayattayken İspanya’da Taht’a çıkmayacağını her vesileyle yineliyordu. 1962’de Yunanistan Prensesi Sofía ile evlendikten sonra General Franco genç çiftin İspanya’da yaşamasını talep etmiş ama babası Don Juan de Borbón karşı çıktığı için bu talebe bir yıl direnmişti.

Ne var ki 1969’da Franco’nun, ölümüne bağlı olarak kendisini resmen Kral ilan etme önerisi karşısında köşeye sıkışmış ve bu öneriyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Babası hayattaydı ve XIII. Alfonso’nun oğlu olarak Kral olma hakkına sahipti. Neyse ki 1993 yılında vefat eden Don Juan de Borbón bir süre sonra (1977) Taht’tan Juan Carlos lehine feragat edecek ve oğlunu rahatlatacaktı.

Aslında Juan Carlos’un Franco’nun veliahtı ilan edilmesinde rol oynayanların başında ekonomik modernleşme politikasının mimarı Laureano Lopez Rodo geliyordu. Lopez Rodo ve teknokrat arkadaşları iç savaşı yaşamamış bir kuşaktan gelen Juan Carlos’unkazananı ve kaybedeni olmayan bir ulusal barışmayı gerçekleştirebilecek bir kişiliğe sahip olduğuna inanıyorlardı. Franco’nun sağ kolu Amiral Carrero Blanco’nun ekibinde olduklarından General üzerinde etkili olmuşlardı. Juan Carlos da kendisine biçilen role hazır olduğu mesajı veriyordu. 1973 yılında Le Monde’un Latin dünyasına yakın yazarı Marcel Niedergang’a “35 yaşındayım; İspanyolların yüzde 60’ını temsil eden, iç savaşın izlerini unutmak isteyen kuşağa mensubum” mesajını vermişti.

Rejimin yumuşak bir geçişle liberalleşmesini savunan ekibin lideri Carrero Blanco’nun aynı yıl ETA’nın ilk ciddi terör eyleminde feci şekilde can vermesi Juan Carlos’un bu programda artık anahtar bir rol üstlenmesine yol açıyordu. Nitekim Franco’nun rejimi emanet ettiği Juan Carlos kendine bambaşka bir hedef belirliyordu: İspanya’yı demokratikleştirmek.

Demokrasiye Geçiş’in (transición democrática) baş aktörü

Franco’nun öldüğü Kasım 1975’te İspanya’da monarşi yanlılarının çoğunlukta olduğunu söylemek mümkün değildi. Frankist kesim, General’in teorik yaklaşımına karşın monarşiye ve özellikle Juan Carlos’un dile getirdiği liberal fikirlere mesafeliydi. General Franco’nun “Anti-İspanya” sözcüğüyle damgaladığı sürgündeki muhalefet deCumhuriyetçi partilerden oluşuyordu. Juan Carlos’u tanımıyor ve İspanya’yı demokratikleştirme hedefini de, bu hedefe varmaktaki samimiyetini de bilmiyordu. Juan Carlos sayesinde yasallaşacak olan Komünist Parti’nin tarihi lideri Santiago Carillo, Juan Carlos için “kukla” diyor, muhalefet ona “sadece Juan” adını yakıştırıyordu. “Demokrasi’ye Geçiş”  döneminin 3. aktörü olan Sosyalist İşçi Partisi’nin  (PSOE) genç Genel Sekreteri Felipe González, uzun yıllar sonra, Juan Carlos için “O’nun hakkında başta ben olmak üzere hepimiz yanıldık” itirafında bulunacaktı.

Juan Carlos, Franco döneminin “uslu ve itaatkâr”  Juanito’su, bir süre sonra rejimin ağır topu Arias Navarro’yu başbakanlıktan azledecek, yerine bir süre önce yaşama veda eden en yakın arkadaşı Adolfo Suárez’i getirecek ve birlikte dünyada eşi görülmedik bir demokratikleşme sürecinin mimarı olacaklardı. Üç yıl kadar kısa bir sürede yeni ve demokratik bir anayasa ile taçlanan bu süreç bir köşe yazısına sığmayacak kadar kapsamlı bir demokratikleşme hareketiydi elbette.

Le Monde’da konuyla ilgili bir yazısı yayımlanan Cécile Chambraud, haklı olarak bu başarı öyküsünde Kral Juan Carlos ve arkadaşı Suárez’in iktidar partisi (UCD) kadar muhalefetin de payı olduğunun altını çiziyor. Gerçekten de Cumhuriyetçi muhalefet Juan Carlos’un sunduğu kapsamlı demokratikleşme karşılığında monarşiyi içselleştirmiş, Cumhuriyet dayatması yapmamıştı. Çünkü Juan Carlos, içinde arkadaşlarının da olduğu Frankist Ordu’ya karşı o dönemde demokrasinin en sağlam güvencesini oluşturuyordu.

23-F darbe girişimini boşa çıkaran demokrat

Juan Carlos’un 23 Şubat 1981 günü Temsilciler Meclisi’ni silah zoruyla ele geçiren Frankist darbecileri kontrol altına alması bunun somut bir göstergesiydi kuşkusuz. Javier Cercas “Anatomia de un instante” başlıklı eserinde televizyonun kaydettiği tarihin ilk ve tek darbe girişiminin perde arkasında olan bitenleri anlatıyor. Sabah başlayıp gece yarısı sona eren darbe girişiminin tüm ayrıntıları hâlâ ortaya çıkmamış olsa da, Juan Carlos’un o gün yanında 13 yaşındaki oğlu ile askerî eğitiminden birçoğunu tanıdığı komutanları teker, teker telefonla arayarak, darbecilerin kendi iradesini yansıtmadığını söylediği biliniyor.

Juan Carlos Franco’nun ölümünden bu yana komutanlardan en tehlikeli gördüklerinin yerlerini değiştirmiş, yaşları ilerlemiş olanları erken emekliye sevk etmişti. Aralarında Valencia’da tanklarını harekete geçirmiş olan Milan del Bosch gibi “beyinsiz” generaller vardı ama onlar kendisini kaygılanmıyordu. Asıl onların arkasında duran General Armada gibi beyinlerin tutumu kaygı vericiydi. Eski eğitimcisi ve 1977’e kadar Kraliyet Sekreteri olarak görev yapan Alfonso Armada’nın bu tutumu Juan Carlos’a çok dokunmuştu. Bunu yıllar sonra kendisiyle söyleşi yapan Le Monde yazarı Niedergang’a açıkça söyleyecekti.

23-F girişimi Juan Carlos için bir dönüm noktasıydı kuşkusuz. Demokratikleşme sürecini yeni anayasa aşaması dâhil çok iyi götürmüştü ama her şeyin yoluna girdiği düşünülen bir noktada Franco’nun çağın gerçekleriyle uyuşmayan totaliter rejimini canlandırmak isteyenlerin akla ve mantığa uymayan girişimiyle karşı karşıya kalmıştı. Juan Carlos darbeyi etkisizleştirerek hem mimarı olduğu demokrasiyi koruma altına almış, hem de askerin “pronuncimiento” yoluyla siyasete müdahale geleneğine son vermişti. İspanya’nın bir buçuk yıl sonra yapılan seçimlerle başlayan demokrasi döneminde de ilk iş olarak asker-sivil ilişkilerinin demokratikleştirilmesi gündeme gelecekti.

Veda mesajı ve Cumhuriyetçiliğin yeniden gündeme gelmesi

Kral Juan Carlos’un demokrat kişiliğiyle halk nezdinde edindiği saygınlığa yıllar geçtikçe ve özellikle küresel ekonomik krizin olumsuz etkileriyle birlikte gölge düşmeye başladı. Bunda demokrasiye yönelik tehdidin ortadan kalkması ve yeni kuşakların bu tehdidi hiç yaşamamış olmasının rolü var kuşkusuz. Ama asıl neden Juan Carlos’un damadı Iñaki Urdangarín’ in karıştığı yolsuzluk davası, bu davayla ilgili olarak kızı Cristina’nın da ifade vermek zorunda kalması.

Ayrıca, ailelerin işlerini, gelirlerini ve ipotekli evlerini kaybederek yaşlı anne babalarının yanlarına sığındığı bir ortamda Juan Carlos’un Afrika’da çıktığı fil avında düşüp kalça kemiğini kırması, bu seyahati her yıl yaptığını ve bunun için çok para harcadığını ortaya çıkardı. Juan Carlos bu nedenle halktan o kadar tepki gördü ki çıkıp özür dilemek zorunda kaldı.

Bu gelişmelerin yanı sıra Juan Carlos yaşlanmış, çok iyi yetişmiş olan oğlu Felipe ise 45 yaşına gelmişti. Bu nedenle yılbaşından bu yana Kral olamamış babasının kendisine yaptığı gibi Taht’tan feragat etmeyi ve Felipe’nin önünü açma zamanının geldiğini düşünüyordu. Bu kararını açıklamasıyla birlikte başta Birleşik Sol (İzquierda Unida) ve AP seçimlerinde sürpriz yapan Podemos ve Equo gibi yeni partilerin militanları İspanya ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde sokaklara çıkarak, Kraliyet aleyhine ve Cumhuriyet lehine sloganlar atmaya başladı.

Cumhuriyetçi partiler Juan Carlos’un Taht’tan feragatini fırsat bilerek, monarşinin devamı ya da Üçüncü Cumhuriyet’e geçilmesi konusunda egemenliğin sahibi halka danışılması gerektiği görüşünü savunuyor. Gösterilere PSOE’ye mensup gençler arasından da destek verenler var ama partinin resmi tutumu monarşinin devamından yana. Salt çoğunluğa sahip iktidar partisi PP de monarşi yanlısı olduğu için Prens Felipe’nin “VI. Felipe” ünvanıyla 18 Temmuz’da yemin ederek Kral ilan edilmesinin önünde herhangi bir engel bulunmuyor.

Öte yandan, bu konuda referandum düzenlenecek olsa bile Cumhuriyet’in kazanma olasılığı bu aşamada yüksek görünmüyor. Kaldı ki parlamenter demokrasiyle yönetilen bir ülke olarak İspanya’da devlet başkanı, monark ya da seçilmiş Cumhurbaşkanı olsun, bu sisteme özgü sembolik yetkilere sahip. Başkan’ın da seçilmiş olması önemli tabii ama çok daha önemlisi demokratik bir hukuk devletinin mevcudiyeti.

İspanya, ülkeyi Franco diktatörlüğünden kurtarmış, askeri darbeyi önlemiş, demokratik hukuk devletine dönüştürmüş Kralı’na vedaya hazırlanıyor. Juan Carlos’un, sadece İspanya değil, dünya siyasi tarihine de demokrat bir Monark olarak adını yazdıracağına kuşku yok.