Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Çözüm ile karşıtlığı arasında basit bir seçim

  • 12.06.2014 00:00

 AK Parti’nin bundan 20 ay önce Öcalan’la diyalog halinde başlattığı Çözüm Süreci, ne hatalardan arınmış şekilde, ne de arzu edildiği kadar hızlı yürüyor. Ama süreçte en azından farklılık hakları bağlamında yapılan yasal düzenlemelerin ve Lice’deki olaylara kadar sağlanmış olan çatışmasızlık ortamının barış yolunda küçümsenmeyecek bir aşama olduğunu kabul etmek gerekir.

Daha önce büyük eksiklik olarak dile getirdiğim eve dönüş ya da yeğlediğim ifadeyle topluma yeniden kazandırma başta olmak üzere bundan sonraki aşamada atılacak takvime bağlı somut adımların geçen Cuma Diyarbakır’da yapılan çalıştayda gündeme gelmesi ayrıca olumlu bir gelişme. Önümüzdeki dönemde bu adımların açıklanacak takvime uygun olarak atılması halinde sürecin göreceli olarak çok daha sağlıklı biçimde ilerleyeceğine kuşku yok.

Ne var ki Güneydoğu’da bir süredir meydana gelen ve son günlerde yoğunlaşan şiddet eylemleri ve bu eylemlerde sürecin bir tarafı olan örgüte bağlı unsurların bulunması bu konuda iyimserliğe çok da yer olmadığını ortaya koyuyor. Öcalan’ın da “provokasyon” olarak nitelediği son bayrak indirme olayında olduğu gibi, bu eylemlerin, bir kısmının amacı öyle olmasa bile, süreci sabote etmekten başka bir işe yaramayacağını kabul etmek gerekir. Zira çözümü amaçlayan daha demokratik başka bir barış projesi halen ufukta görülmüyor. Ne CHP’nin, ne MHP’nin böyle bir projeleri var. Mevcut tek barış projesi baltalanırsa, bunu yapanların çözüm istedikleri savunulabilir mi?

Çözüm Süreci’nin eksikliklerini ya da yanlışlarını dile getirirken, kazanımlarını göz önüne almadıkları gibi, sürecin baş aktörü olan AK Parti hükümetini yerden yere vuranların“çözümden yana” olduğunu varsaymak kolay değil.  Hasan Cemal “Top Erdoğan’la Öcalan arasında gidip geliyor ama” başlıklı yazısında, çözüm sürecini “oyalama ve çözümsüzlük” ve “özel savaş politikası” olarak damgalıyor ve Çiller ile Erdoğan arasında aslında fark olmadığını savunuyor.

Ne var ki Çiller döneminde terör sona ermeden demokratikleşmenin olmayacağı savunulurdu. Terörle mücadele ediliyor diye her türlü hukuksuzluk yapılabilir; köyler boşaltılır, faili meçhuller yaygınlaşır, masum köylülere dışkı yedirilirdi. Bizler de kurucu üyesi sayıldığımız Avrupa Konseyi’nde utançtan yerin dibine girerdik. Temsil ettiğimiz ülkede, terör bir türlü bitmez ve sadece Kürtler değil, herkes için evrensel standartlarda bir demokrasiden söz etmek bile hayal sayılırdı. Kürtler ve demokratlar topluca “Alzheimer” hastalığına mı yakalandı, yoksa mantıklarını mı yitirdiler ki bu saçma benzetmeyi doğru kabul etsinler?

Açık çözüm karşıtlığı

CHP ve MHP’nin başından beri çözüm sürecine karşı oldukları görünüyor. Ana muhalefet partisinin ulusalcı kanadı MHP’lilerin çözüm karşıtı söylemleriyle örtüşen açıklamalar yapıyor. 70’li yıllarda birbirlerine ileri düzeyde düşman olan bu iki parti arasındaki husumetin sona ermesi olumlu elbette ama çözüm sürecine karşıtlık üzerinden bir ittifaka girmelerini Türkiye’de demokrasinin gelişimi açısından olumlu bir birliktelik olarak nitelemek mümkün değil.

“Kürt sorununda çözülmesi gereken iki düğüm” başlıklı geçen yazımda, bu iki partinin Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nu, daha az demokrasinin temelini oluşturan 82 anayasasının değiştirilemez maddelerini yeni anayasaya aktarmaya yönelik çabalarıyla (kırmızıçizgileri) kilitlediğini ve böylece düğümlerden birini çözecek olan yeni anayasanın gündemden düştüğünü vurgulamıştım.

CHP ve MHP ayrıca ikinci düğüm olan örgüte silah bıraktırmanın omurgasını oluşturanyasal siyaset karşılığı topluma yeniden kazandırma aşamasına Habur sürecinden bu yana karşı çıkıyor. İki parti sözcülerinin “genel af geliyor” çığlıklarıyla eve dönüş aşamasına geçilmesini bugüne kadar geciktiren bir siyasi söylem geliştirmekte başarılı olduklarını kabul etmek gerekir.

Ne var ki demokratik ülke deneyimlerine bakıldığında, çözüm süreçlerinin bu aşamaya geçilmeden ilerletilme ve başarıya ulaşma şansı olmadığı görülüyor. O bakımdan geçen yazımda AK Parti’nin Habur’dan sonra beş yıl hiç gündeme getiremediği bu aşamaya bir an önce geçmesi gerektiğini vurgulamıştım. Ardından, eylemsizlik aşamasıyla başlayan Gezi protestoları ve daha sonra 17-25 Aralık operasyonları ile Erdoğan’ın siyaset sahnesinden silinmesi suretiyle daha eve dönüş aşamasına geçilmeden çözümün bir başka bahara bırakılmasının amaçlandığına dikkat çekmiştim.

Çözüm karşıtlığına dolaylı destek

CHP ve MHP’nin yukarıda özetlediğim çözüm karşıtlığının bugün geldiğimiz noktada kendi seçmen ailesinin dışında fazla destek bulmadığı görülüyor. Bunda elbette AK Parti’nin başlangıcından bu yana çözüm sürecinin gerekliliğine kendi seçmenini, gerek söylemleri, gerek Akil İnsanlar heyetleriyle ikna etmiş olmasının rolü var. Ama Erdoğan karşıtlığı üzerinden yürütülen siyasi kutuplaşmanın da sürece dolaylı destek sağladığını kabul etmek gerekir.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yapılan kamuoyu yoklamaları, çözüm karşıtlığının muhalefete fatura çıkardığını açıkça gösteriyor. Kürtlerin çoğunluğunun kuşkusuz Çözüm Süreci’nin de katkısıyla muhalefetin “çatı adayına” oy vermeyecek olması –ki mantığın gereği- AK Parti adayının seçilmesini bir kez daha engellemek isteyenleri telâşlandırmış durumda. Bu tabloyu tersine çevirmek, Çözüm Süreci’ne baştan beri açıkça karşı çıkmış CHP ve MHP’nin çatı adayıyla mümkün değil elbette.

Son günlerde Güneydoğudaki hareketlenme ve çözüm sürecinin aslında “özel savaş politikası” olduğu iddiaları, öyle olmasa bile, toplumda yukarıdaki denklemi muhalefet lehine değiştirme çabası, başka bir deyişle çözüm karşıtlığına dolaylı destek olarak algılanıyor. Aslında çok da yanlış bir algı değil bu. Kim ne derse desin, çözüm süreci ile 90’lı yılların politikaları arasında en iyi kıyaslamayı yapacak olan Kürtler. O bakımdan iki dönem arasında benzerlik var mı yok mu bırakalım onlar karar versin, öyle değil mi?   

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da benzer bir telâş içinde ki 10 Haziran’daki grup toplantısında, insan zekâsıyla alay edercesine Kürt sorunu konusunda en tutarlı, en sağlıklı çözümleri üreten partinin CHP olduğunu söyledi. SHP’nin 89 raporundan söz etti, iki yıl önce AK Parti’nin kapısını çaldığını ama ilgi görmediğini, o zaman büyük bir risk üstlenmiş olduğunu anlattı. Sonra büyük sürprizini patlattı: CHP, barış için atılacak bütün adımların arkasında duracaktır. Biz geçmişteki bütün hatalarına karşı, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yeni bir kredi açıyoruz. Çözün sorunu.” Siyasette kurnazlık meziyet olabilir belki ama tutarlık daha çok önem taşıyor ki ne ekiyorsan onu biçiyorsun.     

Bu itibarla, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde –özellikle olursa ikinci turda- bir yanda Çözüm Süreci’nin, öte yanda çözüm karşıtlığının adayının –çatı adayının özellikleri ne olursa olsun- bulunacağına kuşku yok. Bu gerçeği, “Çiller ile Erdoğan arasında fark yok” veya “çözümden yana olan asıl biziz AKP değil” diyerek değiştirmek mümkün değil.

Demokratlar için -ve öyle sanıyorum ki Kürtler için de-  önemli olan, seçimi barışın, çözümün adayının kazanması; en büyük dileğimiz bu. Seçmenin hafızası ve zekâsı yerinde olduğu için sonucun da bu yönde olacağı aşağı yukarı belli. Siyaset mühendisleri bir türlü kabul etmek istemese de…

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar