• 19.06.2014 00:00

 CHP ve MHP, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ortak “Çatı Adayı” olarak İKÖ (İslam Konferansı Örgütü) eski Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’nu belirledi. Dışişleri’ndeyken yıllar önce daha İKÖ Genel Sekreteri olmadan Esenboğa Hava Limanı’ndan karşıladığım Ekmeleddin Bey’in nezaketinden çok etkilenmiştim. Adı “Çatı Adayı” olarak açıklandığında kendisiyle o ilk karşılaşmamızı hatırladım.

Ne var ki İslam Arap Dünyası’nda iyi tanınan bu değerli akademisyen ve uluslararası memur statüsündeki diplomatın “Cumhurbaşkanı adayı” olarak gösterilmesine şaşırdım. Sadece uzman olduğu alanla “sosyal-demokrat” olma iddiasındaki CHP’nin seçmeninin nabzını nasıl tutabileceği hususu değildi beni şaşırtan. Mevcut anayasa, TBMM tarafından seçilen sembolik yetkilerle donatılmış klasik parlamenter sisteme özgü bir “devlet başkanı” öngörüyor olsa, adının olası adaylar arasında geçmesi gerçekten doğal karşılanabilirdi. Ancak yıllardır dikkat çektiğimiz ve Cumhurbaşkanı Gül’ün de açıklamış olduğu gibi, bu anayasada cumhurbaşkanı için tanınan yetkiler, klasik parlamenter devlet başkanlarınınkinden daha fazla.

12 Eylül darbesini gerçekleştiren generallerin Magna Carta’sını özünde korumak için özel çaba harcadıkları halde cumhurbaşkanının anayasadaki “aşırı” yetkilerine karşı çıkan bu iki parti İhsanoğlu’nu aday göstererek, ilk kez halkoyuyla seçilecek olan cumhurbaşkanının sembolik bir devlet başkanlığı yapmaya devam etmesini mi öngörüyorlar acaba?

AK Parti’nin başkanlık/yarı başkanlık sisteminden yana olması ve adayının seçilmesi halinde anayasada yazılı yetkilerinin tümünü kullanacağını açıklamış olması önümüzdeki dönemde iktidarla muhalefet arasında sistem tartışması yaşanacağına işaret ediyordu. Aslında anayasa tarafından verilen bir yetkiyi kullanmamak da yetki aşımı gibi kabul edilemez nitelik taşıyor ama muhalefetin siyaset anlayışı bağlamında İhsanoğlu’nun adaylığını böyle değerlendirmek belki daha uygun olabilir.

Özetle toparlamak gerekirse, Ekmeleddin Bey anayasada öngörülenin aksine halkoyuyla değil de TBMM tarafından seçilen sembolik yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanı olarak uygun bir isim gibi geliyor bana. Halkoyuyla seçilecek bir aday olarak temsil ettiği siyasi partilerin ve özellikle CHP’nin seçmeninin tercihlerine pek uygun görünmüyor. Nitelikleriyle AK Parti seçmeni için daha uygun bir isim ve belki de o cenahtan oy alsın diye özellikle seçilmiş ama seçmenin kendi adayını bir tarafa bırakıp İhsanoğlu’nu yeğ tutmasının da mantıklı bir izahı yok.

İhsanoğlu’nun sonucu belirleme açısından önemli olan Kürt seçmeni açısından cazip olması da söz konusu değil. Çözüm sürecine kişisel olarak sıcak bakacak olsa bile temsil ettiği siyasi partiler açısından böyle bir avantaja sahip bulunmuyor. Muhalefet cephesi belki hâlâ çözüm konusunun seçimlerde belirleyici olabileceğini ciddiye almıyor ama Kolombiya’da hafta sonu sandıktan Başkan Santos’un neden zaferle çıktığını göz ardı etmemesi gerek.

Bu itibarla, ilk turda geride kaldığı halde ikinci turda çözümden yana olanların oylarıyla ikinci kez başkan seçilen ve FARC ile başlattığı Havana görüşmelerini kaldığı yerden sürdürecek olan Santos’un bu zaferine biraz daha ayrıntılı bakalım.

Santos’un seçim zaferi 

Kolombiya’daki başkanlık seçimlerinden önce yayımladığım “Barışın kaderi sandıkta”  başlıklı yazımda özetle, Başkan Santos’un FARC ile altı gündem maddesi üzerinden devam ettirdiği Havana görüşmelerinin ancak üçünde uzlaşma sağlayabildiğini ve öngördüğü gibi global bir anlaşmayı başkanlık seçimleri vesilesiyle ayrı bir sandıkta halka onaylatamadığını aktarmıştım. Bu durumda Başkan Santos’un elindeki kozun Havana görüşmeleri olduğunun, rakibi, eski Devlet Başkanı Senatör Alvaro Uribe’nin adamı Zuluaga’nın ise seçilmesi halinde bu görüşmelere son vereceğini açıklamış bulunduğunun altını çizmiştim.

Toplumsal barışa sandık darbeleri” başlıklı 26 Mayıs tarihli bir başka yazımda AP ve Ukrayna başkanlık seçimlerinin yanı sıra, Kolombiya başkanlık seçimlerinin ilk turuna da yer vermiştim. Santos’un yüzde 29.2 oy alan Zuluaga’nın 3.6 puan gerisinde kaldığını aktarmış ve ikinci turda bu iki adayın çözüm/ çözüm karşıtlığı ekseni üzerinden kozlarını paylaşacağını belirtmiştim.

15 Haziran Pazar günü yapılan ikinci turun dikkat çekici özelliği 33 milyon kayıtlı seçmenden sadece 16 milyonunun sandığa gitmesi oldu. Bu oran yüzde 50’inin altında kalıyor ve her iki seçmenden ancak birinin oy kullandığını ortaya koyuyor. Sandığa gitmeyen bu seçmenin yanı sıra yüzde 4 oranında da çekimser oy kullananlar olduğunu unutmamak gerekiyor. Seçimler vesilesiyle FARC’ın tek yanlı ateşkes ilan etmiş olduğu dikkate alınacak olursa, seçime şu veya bu şekilde katılmayanların inançlı olmasalar bile barışa şans vermiş olduklarını kabul etmek gerekir. Nitekim kullanılan oylardan çekimser oylar düşüldükten rakibine yüzde 51 ile 6 puan fark atan Başkan Santos, zafer konuşmasında, halka söz verdiği barışın buraya kadar hiç kolay olmadığını, bundan sonra da olmayacağını ama bu zaferinin seçmenin barışa verdiği destekten kaynaklandığını vurguladı.

Santos’un seçim zaferi FARC ile Havana barış görüşmeleri sürecinin devamını güvence altına alıyor. Görüşmelerde sağlanacak ilerlemeleri Serbestiyet’ten aktarmayı sürdüreceğim. Havana barış görüşmeleri sadece dünyada demokratik olarak yürüyen tek çözüm süreci olduğu için değil, ayrıca Türkiye’deki gibi orada da çözüme karşı güçlü bir muhalefet üretildiği için.

Öyle sanıyorum ki önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerini belirleyen önemli faktörlerin başında, Kolombiya’da olduğu gibi, yarım kalmış çözüm süreci gelecek. Yeri geldikçe altını çizdiğim bu konuda İhsanoğlu’nun muhalefet cephesine kazandıracağı puan olmadığı kanısını taşıyorum. Ancak giriş bölümünde de belirttiğim gibi, bu negatif görünüm çatı adayları kim olursa olsun adayların kendi kimliklerinden değil, CHP ve MHP’nin başını çektiği muhalif siyasi partilerin çözüme karşı izlemiş oldukları politikalardan kaynaklanacak.

İhsanoğlu ile muhalefet iktidarla kavgasını çözüm süreci değil, cumhurbaşkanının nitelikleri, yani başkanlık ve parlamenter sistem tartışmaları üzerinden yürüteceğe benziyor. Ama kabul etmek gerekir ki Türkiye’de sorun sistemde değil, demokrasinin özünde. Kürt sorununun çözümü ve yeni anayasa, Türkiye’nin parlamenter, başkanlık/yarı başkanlık sistemleriyle yönetilmesinden çok daha büyük önem taşıyor.

İhsanoğlu değil Santos gibi biri derken aslında muhalefetin altını çizdiğim bu konuya yeterince odaklanması gerektiğini vurgulamak istedim. Yoksa Santos gibi çözümden yana birini, bir politikacıyı bulmaları fiilen mümkün değil. Öyle bir politikacı çözüm karşıtı bu iki partiyi temsil etmek istemeyecektir elbette.

Sorun kişilerden çok izlenen politikalarda. İhsanoğlu’nun “Çatı Adayı” ilan edilmesi bana muhalefetin hâlâ bu gerçeğin farkında olmadığı izlenimi veriyor. Böyle olmadığı kafalarına kazınana kadar da böyle devam edecekler anlaşılan. Acı ama gerçek.