Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Asıl hedef ‘Yahudi devleti’ olarak tanınmak mı?

  • 27.07.2014 00:00

 Yazıyı kaleme aldığımda Gazze’de BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un önerdiği 12 saatlik geçici ateşkes yürürlükte bulunuyordu. İsrail, Kurban Bayramı’nı da kapsayacak daha uzun bir ateşkesi Hamas’in lehine olduğu gerekçesiyle kabul etmemişti. Eğer Paris’te devam eden görüşmelerden en azından ateşkesin uzatılması yönünde olumlu bir sonuç çıkmazsa, Gazze halkı kanlı bir bayram geçirecek ne yazık ki.

İsrail Savunma Bakanı Moshe Yaalon’un açıklamalarına bakılırsa, kara harekâtının hedef gösterilen Gazze’deki tünellerin önemli bir bölümünün imha edilebilmesi için önümüzdeki günlerde genişletilmesi ve uzatılması gündemde. Hedefe varıldığında Hamas’ın yeni tüneller yaparak eski gücüne kavuşmasının en az üç yıl alacağı öngörülüyor. Hamas’a yönelik olduğu ısrarla vurgulanan bu harekâtı Filistin’de ulusal birlik hükümeti kurulmasına bir tepki olarak da değerlendirmek mümkün. Ama İsrail’in daha şimdi 900 dolayında can kaybına mal olan bu operasyonunun El Fetih ile Hamas’ın arasını açmaktan çok beraberliklerini güçlendireceğine kuşku yok.

İki taraf arasında kalıcı barışın sağlanması için yürütülen müzakerelerin yarım kalmasının arkasında da El Fetih ile Hamas arasındaki yakınlaşmanın rol oynadığını öne sürenler var. Ama geçen Nisan/Mayıs aylarına ve daha öncesine döndüğümüzde asıl sorunun “Yahudi devleti”  tartışmasından çıktığını göz ardı etmemek gerektiği ortada. Başbakan Netanyahu 1 Mayıs’ta Tel-Aviv’de yaptığı konuşmada, “önemli görevlerimden biri İsrail’in halkımızın ulusal devleti olarak tanınması” demiş; ardından bunu anayasal sisteme geçirecek bir yasayı Knesset’e sunacağını söylemişti. Peki, Netanyahu bu anayasa değişikliğiyle ne kastediyordu?

Yahudi devleti barışın kilit kavramı

Başbakan Netanyahu’ya göreFilistin sorununun kökeninde Arap tarafının İsrail’in böyle bir devlet olduğunu tanımaması yatıyor. Bu doğru ama “Yahudi devleti” öyle geçiştirilecek basit bir kavram değil. Koalisyon Başkanı Levin’in dediği gibi Netanyahu’nun açıklaması “devleti üzerine kurulduğu hukuki zorlamalardan koparıp Siyonizm yoluna sokacak tarihi bir nitelik taşıyor.” 2013’te bizzat Levin, 2011’de Kadima Partisi’nden Dichter başarısız kalan benzeri girişimlerde bulunmuştu.

“Yahudi devleti” girişimine 2011’de Kadima Başkanı olarak karşı çıkmış olan Bayan Tripni Livni, “demokratik devlet” kavramıyla uyuşmayan böyle bir girişime Başbakan Netanyahu imzasını taşısa bile karşı çıkacağını saklamıyor. Türkiye’nin 82 anayasasının başlangıç bölümünde Türklüğe vurgu yapılması ve değişmez maddelerde bu bölüme atıfta bulunulması nasıl eleştiriliyorsa, “Yahudi devleti” kavramının da aynı şekilde eleştirilmesi şart. Türkiye nüfusunun yüzde 20’si nasıl Kürt ise İsrail’de de nüfusun aynı oranında (1.7 milyon) Araplar yaşıyor. İsrail’de Türkiye’den farklı olarak Arapça ikinci resmi dil ama İsrailli Arapların ve özellikle Müslüman çoğunluğunun “ikinci sınıf” vatandaş sayılmasına yol açan bazı yasal uygulamalar da yok değil.

Bu konuya sadece anayasa hukuku açısından bakmak yeterli değil elbette. “Yahudi devleti” kavramı “Siyonizm’in uluslararası hukuka aykırı hayalleri” başlıklı yazımda sözünü ettiğim “Büyük İsrail” düşünü gören aşırı sağcı politikacıların da önünü açıyor. Bu politikacılar kendi vatandaşları olan Arapları “içlerindeki düşman” olarak görüyor, ülke sınırları dışına çıkarmak için fırsat kolluyor. Kendilerine bu fırsatı sağlayacak olan da eksikliklerine karşın demokratik nitelik taşıyan mevcut demokratik devlete içinde bulunduğumuz yüzyılın gidişatına aykırı olsa da milli ve dinsel bir nitelik kazandırmak. Örneğin Dışişleri Bakanı Liberman İsrailli Arapların önünde iki seçenek bulunduğunu söylüyor: “Ya İsrailli kalır, devletin kurumlarına ve hükümetlerine saygı gösterirler, ya da Filistinli olur Batı Şeria’ya giderler”.

Amaç Filistinlilerin geri dönüş hakkını yok etmek

Liberman İsrailli Araplara  “ya asimile olun ya da gidin” diyor ama BM Genel Kurulu’nun 1948 tarih ve 194 sayılı kararından bu yana aldığı çeşitli kararlarla yinelediği bir hak var: Evlerinden, yurtlarından edilmiş ve mülteci durumuna düşmüş Filistinlilerin geri dönüş hakkı. Bu hakka 1948 ve 1967 savaşlarında bölgeden ayrılmış yaklaşık bir milyon Filistinlinin ardılı dört milyon kişi sahip bulunuyor.

Netanyahu’nun Filistin tarafının 1993’de tanımış olduğu İsrail’i bu defa “Yahudi devleti” olarak tanımasını barış müzakerelerinde temel koşullardan biri olarak dayatması, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını ellerinden alma arzusu olarak değerlendiriliyor. Nitekim Netanyahu da bu arzunu saklamıyor ve Filistinlilerin geri dönüş hakkını ortadan kaldırmayan ve İsrail’i “Yahudi devleti” olarak tanımayan bir barış anlaşmasını halka sunmayacağını dile getiriyor. Büyük olasılıkla kalıcı barışla birlikte Siyonizm’in tüm hayallerinin önü tıkanacağı için.

Bu bağlamda sevindirici olan nokta İsrail’in büyük hamisi ABD’nin Netanyahu’nun bu restini görmüş olması. Dışişleri Bakanı John Kerry geçen Martta Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonunda “Yahudi devleti” ifadesine BM Genel Kurulu’nun Filistin’in paylaşılmasıyla ilgili 1947 tarih ve 181 sayılı kararında yer verilmiş olduğunu, bunun İsrail tarafından bir şart olarak yine öne sürülmesini “hata” olarak gördüğünü söylemişti. Ayrıca evlerinden edilen Filistinlilerin geri dönüş hakkından yoksun bırakılamayacağını vurgulamıştı.

Netanyahu bu koşulları kabul edilmediği için barış müzakerelerini de, “Yahudi devleti” hayalini de bir başka bahara bıraktı ve bu defa da karşımıza kara harekâtıyla çıktı. Şimdi akan kanın acilen durdurulması gündemin ilk sırasında elbette ama çağımızın gerekleriyle taban tabana zıt olan İsrail sağı ve aşırı sağının demokratik devleti “Yahudi devleti”ne dönüştürme hedefini tarihe gömmenin tüm demokratların görevi olduğunu hiç unutmamamız gerekiyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar