Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Yeniyi savunana destek ya da köstek

  • 3.09.2014 00:00

 Halkın tercihini ortaya koyduğu 10 Ağustos seçimlerinin üzerinden daha bir ay bile geçmedi ama siyaset arenamızdaki kutuplaşma bir nebze bile sönümlenmiş değil. Anayasa önerileri ve izledikleri politikaları ile statükonun devamından yana tavır almış olan CHP ve MHP sandık yenilgilerinden bir türlü ders çıkarmayı düşünmüyor olmalı ki demokrasilerde alışılageldik olanı yapmıyor. Muhalefet cephesi, bir yandan cumhurbaşkanlığını resmen üstlenmiş olan Erdoğan’ı yok sayan söylem ve tavırlarını sürdürürken, öte yandan da, sanki bir dahaki sefere oylarına ihtiyaç olmayacakmış gibi seçmene yönelik aşağılama ve suçlamalarda bulunuyor.

Siyaset arenasındaki bu anormallik, seçimlerden önce olduğu gibi, toplumdaki kutuplaşmayı canlı tutuyor. Muhalefet cephesinin “mızıkçılık” veya makam ya da seçmene “saygısızlık” olarak nitelenebilecek bu tutumu medyaya da yansıyor doğal olarak. Bir yandan, otoriterleşme teması üzerinden oluşturulmuş olan Erdoğan karşıtlığı, sandığın tercihine karşın sürdürülüyor, öte yandan, eski Cumhurbaşkanı Gül’ün içine dâhil edildiği çeşitli senaryolar üretilerek, AK Parti’nin bölünebileceği ve genel seçimlerin kazanılabileceği umudu beslenmeye çalışılıyor.

Geçen yazımda, siyaset mühendisliğinin son umudunun Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte yaşama (cohabitation) olduğunu, daha doğrusu olması gerektiğini, Fransa örneği üzerinden aktarmaya çalışmıştım. Bu fikrimi, “varsayalım ki genel seçimlerden muhalif bir çoğunluk çıktı; böyle bir durumda boykot edilen bir cumhurbaşkanı ile “cohabitation” nasıl mümkün olacak” sorusuyla sonlandırmıştım. Buraya kadar aktardıklarım gösteriyor ki demokrasilerde alışılageldik bir durum olmasa, hatta tuhaf kaçsa da, böyle bir olasılık akla getirilmek dahi istenmiyor.

Geçen yazımda vurguladığım bir diğer husus, sonuç vermediği görülen engellemeye yönelik güdük politikalarla Çözüm Süreci ve Yeni Anayasa gibi Türkiye açısından önemli dönüşüm projelerini savunan bir partiyi yenilgiye uğratmanın pek mümkün olmadığıydı. Bu iki proje Davutoğlu hükümetinin 1 Eylülde Meclis’te okunan programında öncelikli görülüyor. Buna karşılık muhalefet cephesinden bu konularda politika değiştireceğine, çözüm ve değişimden yana tutum oluşturacağına ilişkin herhangi bir işaret alınmıyor.

Bir yandan cumhurbaşkanını yok sayacak, diğer yandan demokrasilerde seçim kazanmanın sihirli formülü olan değişime karşı çıkacak ama iktidara gelmek isteyeceksiniz. Bunun mantıklı bir yaklaşım olabilme olasılığı bulunuyor mu?

Medyamızda demokrasiden yana bilinen bazı entelektüel isimlerin Gezi olayları ve özellikle 17-25 Aralık operasyonuyla birlikte Erdoğan karşıtlığına soyunduğunu, aralarında bu konuda ölçüyü kaçıranlar olduğunu görüyorum. Ölçüyü kaçırdıklarını söylememin nedeni, demokrat olmanın gereği çözüm ve değişimden yana olmayı Erdoğan karşıtlığının arkasına bırakmaları. Bunda ne var demek mümkün değil çünkü böylesi bir karşıtlık doğrudan çözüm ve değişime karşı olan muhalefetin ekmeğine yağ sürüyor. O zaman şu soru akla geliyor: Hem Erdoğan ve AK Parti karşıtı, hem de çözüm ve değişimden yana olmak mümkün değil mi?

Bu sorunun yanıtı şartlı evet; şart çözüm ve değişimden yana bir muhalefetin varlığı elbette. CHP ve özellikle MHP gibi Çözüm Süreci’ne karşı çıkan, 82 anayasasının kırmızıçizgilerini yenisine taşımak için Uzlaşma Komisyonu’nu kilitleyen ve statükocu tutumlarından hiçbir şekilde vazgeçmeyen partilerin iktidara gelmek için tek umudu olan karşıtlık politikalarını ciddiye almak mümkün değil. Çünkü onlara destek, demokrat olarak kendi önceliklerimizden vazgeçmekten başka bir anlam taşımıyor.

Ne var ki bu basit mantığı ters yüz eden demokrat tanınan kalemler de var. İfade özgürlüğü çerçevesinde herkes düşüncelerini –hakaret ve şiddete övgü içermemek kaydıyla- dile getirir ve yayabilir. Demokrat kimliğini bir süre askıya almak, Erdoğan’ı şeytanlaştırarak “Yeni Türkiye” söylemini ya da özlemini kösteklemek kendi takdirleri olur elbette.

Buna karşılık, çözümün gerçekleşeceği, yeni bir demokratik anayasanın yürürlükte olacağı bir Türkiye’yi savunanları “AK Parti yandaşı” olarak yaftalamalarını kabul etmek mümkün değil. Demokrat olarak öteden beri savunduğumuz çözüm ve yeni anayasagibi hedefler bir siyasi parti tarafından savunulmaya başlandı, cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından önceliklerin başına alındı ise, bu, yandaşlığımızı değil, aslında o partinin demokrasiden yana tutum aldığını gösterir.

Ne yazık ki son zamanlarda sadece mantığın gereğini yapan demokrat yazarlar üzerinde bu tür bir mahalle baskısının yaşandığı görülüyor. Hatta bu baskı demokrat kişilikleriyle ön plana çıkan yazarları doğrudan hedef alıyor. Ben Etyen Mahçupyan’a yönelikyakışıksız sözleri ve meydan okumaları daha konunun özüne girmeden böyle değerlendiriyor ve ayıplıyorum.

Erdoğan karşıtlığı üzerinden bizlere demokratlık taslayan kalemler arasında zaman, zaman bu köşeden yazılarını aktardığım yabancılar da var. Bazıları Türkiye uzmanı olmakla övünüyor ama yazdıkları insanı ister istemez şaşırtıyor.

AB Karma Parlamento Komisyonu (KPK) eski eş Başkanı Joost Lagendijk bu isimlerden biri. Türkçeye çevrilerek yayımlandığı için yazılarına doğrudan ulaşmak mümkün. Çandar’ın atıfta bulunduğu ve uzun alıntılar yaptığı “Kendi kendini kandıran, Yeni Türkiye” başlıklı son yazısı bana göre sanal bir Türkiye’den söz ediyor.

Joost Lagendijk “olgun bir demokrasinin temel işaretlerine bakıldığında (basın özgürlüğü, kuvvetler ayrılığı) Türkiye son beş yılda olsa olsa daha geriye gitti” diyor. Ben bu gözlemi doğru bulmuyorum. Demokratikleşme alanında beklediğimden daha yavaş adım atılmış olsa da, Türkiye’de yaşanan “kuvvetler ayrılığı” sorunu yürütmenin yargıya müdahalesinden değil, tam aksine yargının siyaset alanını daraltmasından kaynaklanıyor. Türkiye’de öteden beri var olan siyaset üzerindeki yargı vesayetinin kendi kendine kalkması bir yana, siyasetin yargıya müdahale edecek bir duruma gelmesini düşünmek için insanın hayal gücünü zorlaması gerek.

Lagendijk benzer bir hataya bürokrasi konusunda da düşüyor ki bunu yukarıdaki yaklaşımın sonucu olarak kabul etmek de mümkün. Yazısına şöyle devam ediyor: “Çok sayıda Türk’e ve bütün yabancı gözlemcilere göre,  AKP’nin “Yeni Türkiye’si giderek daha fazla “Eski Türkiye’ye benziyor, zira yöneticileri aynı eski sosyal mühendislik, muhalifleri bastırma ve devlet bürokrasisini tekeline alma yöntemlerini kullanıyor.” Bu cümle de baştan aşağı yanlış olgular üzerine kurulmuş. Türkiye’de siyasiler devlet bürokrasisini hiçbir zaman tekeline alamadı ki; tam aksine siyaset üzerinde sürekli bürokratik vesayet oldu, bir ölçüde olmaya devam da ediyor. Yoksa bu kadar çok askeri darbe, siyasi mühendislik yaşar mıydık?

Lagendijk, çizdiği olumsuz Türkiye tablosu içinde Çözüm Süreci’ni “olumlu istisna” olarak değerlendiriyor. Sürece önem atfetmesi önemli ama tam da bu nedenle bazı şeyleri görmesi gerekirdi.  Örneğin çözümü siyaseten kimlerin engellemek istediği, ayrılmaz parçası olan yeni anayasaya kimlerin kırmızıçizgi koyduğu noktasından yola çıksa, kendisine siyasetin yargı ve bürokrasi üzerindeki baskısından söz edenlerin aynı odaklar olduğunu fark ederdi.

Belli ki eski KPK eş Başkanı safını belirlemiş: “Avrupa’da ve Atlantik’in öbür yakasında (…) hiç kimse, “Yeni Türkiye” bayrağı altında ortaya konulan hepsi çok şeffaf planları ve vaatleri yemiyor, zira bunlar bugünün gerçek Türkiye’sindeki endişe verici gelişmelerle bariz bir tezat oluşturuyor” diye sürdürüyor yazısını. Çeviriden kaynaklanan bazı ifade sorunları var belki cümlede ama bugün için sadece bir hedefi ifade eden ve kısaca “daha çok demokrasi” demek olan Yeni Türkiye kavramına karşı çıktığına ve bu sloganı –nasıl oluyorsa- bir operasyon olarak gördüğüne kuşku yok. Yazısını şöyle noktalıyor:  “Trajik bir şekilde bu durum, baştan aşağı “Yeni Türkiye” operasyonunu, Türkiye’yi müreffeh ve saygın bir ülke olmak için acilen yapması gerekenlerden alıkoyan bir kendi kendini kandırma mesaisi haline getiriyor. “

Görünen o ki Lagendijk Yeni Türkiye hedefini ya kendisi bir operasyon olarak algılıyor ya da bizim böyle algılamamızı istiyor. Neyi, nasıl algıladığı sadece kendisini ilgilendiren bir konu elbette ama seçmenin Türkiye’nin “müreffeh ve saygın” bir ülke olması için yapılması gerekenleri göremeyecek kadar kör olduğu ve kendi kendini kandırdığı gibi keskin ifadelerde bulunmak bilgi birikimi gerektiren iddialı bir yaklaşım. Lagendijk’ in Türkiye hakkında ne kadar derin bilgisi var bilemem ama şunu söyleyebilirim ki ben şahsen çeşitli ülkelerin siyasi durumuyla ilgili olarak bugüne kadar yaptığım değerlendirmelerde hiç onun bu yazısındaki kadar saçmalamadım.

Yeni Türkiye, gerçekleşmesi hedeflenen her türlü bürokratik vesayetten arınmış demokratik bir ülkeyi simgeleyen, kısacası değişimi temsil eden bir kavram. Yoksa aynı anayasa ve yasal düzenle bir gece içinde ulaşılmış bir gerçeklik değil. Bütün sorun, yeniye destek ya da köstek olmak seçeneğinden ibaret. Hangisini seçiyorsanız o taraftasınız kafa karıştırmaya hiç ama hiç gerek yok.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar