Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Amerikan yönetimlerinin çifte standardı

  • 12.09.2014 00:00

 ABD Başkanı Barack Obama dün 11 Eylül saldırılarının 13. yıldönümü vesilesiyle Amerikan Ulusuna Baba Bushvari bir ton ve retorikle seslenerek, dünyanın tek süper gücüne meydan okuyan İslam Devleti, namı diğer IŞİD cihatçılarıyla mücadele için Ortadoğu’ya müdahale gereğini vurguladı. Bu sesleniş ABD’nin Irak bozgununun ve bölgeyi terk etmesinin ardından bitirdiğini düşündüğü “İslam terörizmine” karşı yeni bir savaş ilanında bulunmaktan başka bir şey değildi aslında.

Kabul etmek gerekir ki Amerikan askerlerini Irak’tan çekme vaadiyle iktidara gelen ve bu vaadini yerine getiren Demokrat Başkan’ın, siyasi rakiplerinin başkanlarından Oğul olmasa bile en azından Baba Bush’a öykünmeden bölgeye müdahale edebilmesi pek mümkün değildi. Obama, 1991’de Saddam’ı işgal ettiği Kuveyt’ten çıkarmak için geniş bir koalisyon oluşturan Baba Bush’u örnek almak zorunda kalmış bulunuyor, anlaşılan.

Obama’nın dünkü konuşmasında gerçekten de Baba Bush’un stratejisi ve söylemini andıran ifadeler yer alıyor. Örneğin “ABD terörist tehdidi durdurmak için geniş bir koalisyona önderlik edecek” ve “ortak insanlık değerlerimizi ve güvenliğimizi paylaşan diğer milletlerle birlikte hareket edeceğiz” derken. Obama’nın konuşmasındaki anahtar sözcüklerin “liderlik” ve “koalisyon” olduğu ve 1991’de Baba Bush’un yaptığı gibi yeni savaş için Avrupalı ve Arap müttefikler aradığı ortada.

Ne var ki 1991’de 700 bin askeri bir araya getiren Washington bu defa böylesine kapsamlı bir savaş öngörmüyor. Yöntem ve tarz, Baba Bush’unki ile aynı ama 1991 ve 2003’teki gibi karada savaşan askeri birlikler de, tek yanlı müdahale de olmayacak. Obama’nın dediğine bakılırsa, ne Irak, ne de Afganistan olacak. Anlaşıldığı kadarıyla operasyonlar daha çok Yemen ve Somali’dekilere benzeyecek.

Başkan Obama’nın dün açıkladığı ve başarısı tartışma konusu olan IŞİD’e karşı mücadele stratejisi Oğul Bush’un savaş çığırtkanlığından kuşkusuz çok farklı ama iktidara gelirken dile getirmiş olduğu “Askeri çözüm yoktur, ABD bundan böyle kendi evindeki sorunları çözüme kavuşturacak, başkalarınınkini değil” söyleminden de bir hayli farklı. “Artık önceliğimiz Uzak Doğu” diyen Obama’daki bu değişimden kendisini mi, yoksa değişen koşulları, daha açık bir ifadeyle Ortadoğu’daki eylemleriyle IŞİD ve Ukrayna’daki yayılmacı politikalarıyla Putin’i mi sorumlu tutmak gerekir?

Washington’un temel ilkesi

Başkan Obama’nın dünkü konuşmasından altı ay kadar önce Rusya’nın Kırım’ı ilhakı üzerine dile getirdiklerine bakıldığında, Birleşmiş Milletler’in en önemli ilkesini içerdiği görülür: ülkelerin egemenlikleri ve toprak bütünlüklerine saygı. Obama, devletlerin daha güçlü oldukları gerekçesiyle komşularının egemenlik ve toprak bütünlüklerini çiğneyemeyeceğine vurgu yapmış ve Rusya’nın Ukrayna’nın bir parçasını kendi topraklarına katmasının kabul edilemez olduğunun altını çizmişti.

Ukrayna konusunun geçen hafta Cardiff’te yapılan NATO Doruğu’nun önemli gündem maddelerinin başında yer alması Washington’un, diğer Avrupalı başkentler gibi, bu ilkeye bağlılığını açıkça ortaya koymuştu. Dünyanın tek süper gücünün uluslararası meşruiyeti önceleyen bu tutumunu yerküremizin geleceği açısından alkışlamak gerekir elbette.

Kabul etmek gerekir ki Cardiff Doruğu’nun bir diğer önemli gündem maddesi olan IŞİD terör örgütü, gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle sadece başta yaşam hakkı olmak üzere insan hakları ihlallerine yol açmıyor, aynı zamanda Irak’ın toprak bütünlüğüne karşı (hatta iç savaş yaşayan Suriye’ninkine de) tehdit oluşturuyor. O bakımdan IŞİD ile mücadele ayrıca BM’nin bu ilkesi bağlamında da meşru bir nitelik taşıyor. Sonuç itibariyle Washington’un Ukrayna konusunda olduğu gibi IŞİD sorununun çözümüne de öncülük etmesini ilkesel olarak olumlu karşılamak gerekir.

Ne var ki Amerikan yönetimi dünyadaki sorunların çözümünde hep ilkeli davranmıyor. Ortadoğu başta olmak üzere, yerkürenin birçok bölgesinde bu ilkeyi çiğneyen politikaların altına imza atıyor. Bu da belki aldırmadığı ama dünyadaki saygınlığı açısından gidermesi gereken bir çifte standart oluşturuyor.

Ukrayna’da kınadığını Filistin’de hoş görmek 

Obama yönetiminin (tüm Amerikan yönetimlerinin) çifte standardına örnek olarak Slate. fr internet dergisinde dün yayımlanan Amerikalı Musevi yazar William Saletan’ın “İsrail Rusya’dan daha iyi yapmıyor” (La Russie ne fait pas mieux que la Russie) başlıklı yazısını (http://www.slate.fr/story/91861/israel-russie-annexion-territoire) aktarmak istiyorum.

Derginin özgün versiyonu olan Slate. com da, yazarı gibi, Amerikan Musevi Topluluğu’na yakın duruyor. Yazının Musevi bir yazar tarafından kaleme alınması ve yine o cemaate yakın bir dergi tarafından yayımlanması ayrıca takdire şayan elbette.

Saletan, Amerikan yönetiminin Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ihlal ederek Kırım’ı ilhak eden Rusya’yı eleştirirken, yıllardır Filistin’de aynı şeyi yapan ve sınırlarını sürekli genişleten İsrail’e hoşgörü göstermesini ilkesizlik olarak takdim ediyor. İsrail’in son savaştan sonra Filistin’e ait 400 hektarlık bir araziyi (son 30 yılda ele geçirilen en büyük toprak parçası) ele geçirdiğine işaret eden Saletan, bunun resmen “hırsızlık” olduğunu, zira hiçbir anlaşmaya dayanmadığını vurguluyor.

Saletan’ın altını çizdiği bir başka husus, ele geçirilen toprak parçasının, Hamas’ın füzeler gönderdiği ve tüneller kazdığı Gazze’de değil, İsrail’in güvenliğini doğrudan tehdit etmeyen Batı Şeria’daki Beytüllahim’de bulunduğu gerçeği. Filistinli ailelere ait zeytinlik arazinin dünyanın gözleri Kırım’ın üstündeyken savaş ganimeti olarak kaçırıldığına dikkat çeken Saletan, İsrail’in bu hırsızlığı Filistinlilerin “kullanmadığı” ya da  “mülkiyet haklarını kanıtlayamadığı” gibi gerekçelerle haklı çıkarmaya çalıştığı, başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinin de buna göz yumduğunu vurguluyor.

Saletan’a göre, konunun çok daha vahim yönü, İsrail’in bölgedeki yayılmacılığını Rusya’nın Kırım’ı ilhakında kullandığı argümanlarla savunuyor olması. Başka bir deyişle Filistin’e ait Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te Yahudilerin yaşıyor olmasından dem vurulması. Saletan bu nedenle Tel-Aviv’in yayılmacılığını sivilleri kullanarak, işgal altındaki topraklarda yerleşim merkezleri kurarak yürüttüğünün altını çiziyor.

Buna karşılık, Amerikan yönetimi ve Avrupalı büyük devletler İsrail’in bu oldubittisine karşı seslerini yükseltmiyor, hatta bu ülkenin meşru savunma hakkını vurgulamak suretiyle bir yerde istediklerini yapmasına olanak sağlıyorlar. IŞİD ve Ukrayna uluslararası platformlarda gündeme gelirken, İsrail’in politikalarıyla ilgili herhangi bir girişimde bulunulmuyor.

Kabul etmek gerekir ki günümüzün tek kutuplu dünyasında barış ve istikrarın sağlanabilmesi için Washington’un evrensel ilkelere her zamankinden çok daha fazla önem atfetmesi ve bu tür çifte standartlardan mutlaka kaçınması gerekiyor. Bu, Demokrat ya da Cumhuriyetçi başkanların zaman, zaman yeğleyecekleri bir seçenek değil, tüm Amerikan yönetimlerinin dünyaya karşı yerine getirmek zorunda olduğu bir sorumluluk aslında.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • Ro$ev sîtav
    Ro$ev sîtav
    12.09.2014 16:52

    "..İsrail’in son savaştan sonra Filistin’e ait 400 hektarlık bir araziyi (son 30 yılda ele geçirilen en büyük toprak parçası) ele geçirdiğine.." Kendi güvenligi için buna mecburdur yoksa, 2. dunya sava$ina katledilen yahudilarin anisina saygiszlik yapmi$ olacak..

Resmi İlanlar