• 21.09.2014 00:00

 İskoçya’da dün yapılan kendi kaderini belirleme referandumu beklenenin üzerinde, 10/11 puan dolayında bir farkla (yüzde 44.6’ya karşı 55.4) Birleşik Krallık içinde kalma lehinde sonuçlandı. Kabul etmek gerekir ki bu sonuç, gözleri İskoç referandumuna odaklanmış olan özellikle AB bölgesi içinde yer alan Katalan ve Bask milliyetçileri gibi ayrılıkçılar için pek de doğru olmayan bir “emsali”, Başbakan Cameron’un ifadesiyle “bir kuşak için” ve belki de “ilelebet” ortadan kaldırmış oldu.

Doğru olmayan emsal

Aslında İskoçya’nın olası bağımsızlığının başta 9 Kasım’da anayasaya aykırı bir referandum düzenlemekte ısrar eden Katalan bağımsızlıkçılar olmak üzere bütün ayrılıkçı hareketler için doğru bir emsal olmadığını köşemden sıkça dile getiriyorum. Bunun birçok nedeni var ki en önemlisi, referandumun İskoç ve İngiltere (Galler’le birlikte) Krallıkları arasında 12 Mayıs 1707’de imzalanan birlik anlaşmasını (acts of union) temel alması. Dolayısıyla İskoçya’nın Büyük Britanya Birleşik Krallığı’nın kurucu taraflarından biri olarak o zaman olduğu gibi kendi kaderini belirleme hakkına sahip bulunduğunu kabul etmek gerekir.

Serbest iradeleriyle bir araya gelen kurucu taraflardan birinin ileride değişen koşullarda birlikten ayrılma hakkı da vardır elbette. Cameron hükümetinin İskoçya’ya kendi kaderini belirleme hakkına dayanan referandum düzenleme izni vermesini, bu nedenle bahşedilen bir hak olarak değil, doğal karşılamak gerekir.

Aynı nedenle Cameron’un tutumu, özerk bölgeleri Birleşik Krallık gibi birleşme yoluyla değil de merkezden devredilmiş yetkilerle oluşmuş İspanya gibi ülkeler için emsal teşkil etmiyor. Bask ve Katalan milliyetçiler bu gerçeğin farkında oldukları için tarihte bir dönem bağımsız oldukları ve imzalanan bir anlaşmayla İspanya Krallığı’na katıldıklarını kanıtlamak için yeni bir tarih inşa etmeye çalışıyor. Ancak Katalunya ve Bask Ülkesi’nin bugün İspanya’da sahip oldukları ileri düzeydeki özerklik, Birleşik Krallık’ ta olduğu gibi taraflar arasında imzalanan herhangi bir anlaşmadan değil, anayasadan kaynaklanıyor.

Bu itibarla, İskoçya’nın olası bağımsızlığının daha çok Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ikiye bölünen Çekoslovakya örneğine uygun olacağının, ne İspanya’nın özerk yönetimleri, ne de özerkliğe bile sahip olmayan dünyadaki ayrılıkçı hareketler için emsal oluşturmayacağının altını bir kez daha çizmekte yarar var.

Bağımsızlığa karşı özerklik  

İskoçya referandumundan birlikten yana bir sonucun çıkmasında Cameron hükümetinin “daha çok özerklik” olarak nitelenebilecek vaatlerinin de rolü olduğuna kuşku yok. Nitekim sandık sonuçlarını “İskoçya çoğunlukla bağımsız devlet olmamayı kararlaştırdı” diye değerlendiren İskoçya Ulusal Partisi (SNP) lideri Alex Salmond, Londra’ya seçim öncesi Edimburg’a daha çok yetki devredilmesine ilişkin sözlerin ivedilikle tutulması çağrısında bulundu.

Anımsanacağı gibi, referandum öncesinde İşçi Partisi’nin kalelerinden olan İskoçya’ya daha çok özerklik verilmesi yönünde eski başbakanlardan Gordon Brown önderliğinde üç büyük parti lideri (Cameron, Ed Miliband ve Cregg) ve bir araya gelerek bir anlaşmaya varmışlardı. Gazetelere de yansıyan bu anlaşmada, Londra’nın İskoçya için daha fazla kamu kaynağı tahsis edilmesi ve Salmond’un propaganda malzemelerinin başında gelen sağlık harcamaları konusunda daha çok özerklik tanınması dikkat çekiyordu.

Bunları anlatmamın nedeni İspanya vesilesiyle sıkça dile getirdiğim şu gerçeği ortaya açıkça koymak: Daha çok özerklik, Türkiye’de sanıldığı ya da bazı siyasi partilerin öne sürdüğü gibi ayrılıkçılığı körüklemiyor, aksine dizginliyor. Bu gerçeğin temel parametrelerini yeri geldikçe dile getiriyorum.

Bir kez daha yinelemek gerekirse, özerklik, düzeyi ne kadar ileri olursa olsun, bölgelere kendi kaderini belirleme hakkını bahşetmiyor. Kurucu anlaşmalarla oluşmamış federasyonlarda bile federe devletlerin böyle bir hakkı bulunmuyor. Kendi kaderini belirleme sadece konfederal sistemlere özgü bir hak.

Uluslararası alanda Kosova istisnası dışında yerleşmiş uygulamanın da bu yönde olduğunu bir kez daha belirtmekte yarar var. BM Genel Kurulu’nun birçok kararıyla yinelediği 14 Aralık 1960 tarih ve 1514 sayılı esas kararı, ayrılmaları, ülkelerin toprak bütünlüğünü tümüyle ya da kısmen bozacak bölgelere kendi kaderini belirleme hakkının tanınamayacağını vurguluyor.

İskoçya referandumu ve sandıktan çıkan sonuç, yerelleşme hamlelerini “bölücülük” olarak damgalama alışkanlığını sürdüren siyasi partilerin bulunduğu Türkiye’de bu gerçeklerin anlaşılmasına katkıda bulunur umarım.