• 20.12.2014 00:00

 Gürbüz Özaltınlı, “Hamaset önderleri” başlıklı yazısında bugün Türkiye’yi kutuplaştıran, sadece toplumu değil “aydın” diye bilinen kamuoyu önderlerini de ikiye bölen sorunu nesnel bir yaklaşımla ele alıyor. Türkiye’nin “sert ve tayin edici bir iktidar kavgası” içinden geçtiğini vurgulayan Özaltınlı yazısına şöyle devam ediyor: “Ülkeyi hangi irade yönetecek?, majör sorun budur. Bir yanda Batı’nın güç merkezleriyle dolaysız bağları olan, kendine has toplumsal örüntüler içinden iş gören istihbarat örgütü karakterinde bir yapı; öteki yanda seçimlerin verdiği imkânlara dayanarak iradesini egemen kılmaya çalışan İslami sivil siyasi gelenek.”

Türkiye’de öteden beri “Batıcı/gelenekçi” ekseninde yaşanan iktidar kavgası bugün geldiği noktada böyle tanımlanabilir elbette. Ama bunun aynı soruna getirilen eskisinden çok farklı bir tanım olduğunun altını çizmek gerekiyor. Eskiden “Batıcı” denildiğinde söz konusu olan husus, Batı’daki modernleşmenin ve yaşam tarzının Türkiye’ye ithalini savunan modernist bir yaklaşımdı. Bu yaklaşımı benimseyenlerin içinde sadece azınlıkta kalan bir kesim ayrıca Batı’nın demokratik değerlerinin de ithal edilmesi gerektiğini savunuyordu. Gerçek anlamda “reformcu”, dolayısıyla “aydın” etiketini hak edenler bu kesimden olanlardı kuşkusuz.

Helsinki süreciyle birlikte Türkiye’nin Kopenhag siyasi ölçütlerine tam uyumunu savunan bu kesim AB çevrelerinden manevi destek görmeye başlamıştı. Siyasi ölçütler arasında askerin siyasete müdahalesine son verilmesinin önemli yer tutması özelde AB’nin, genelde Batı’nın askeri darbelere ve siyasete bürokratik vesayet kurumlarının müdahalelerine karşı olduğunu vurguluyordu. Bu, Türkiye’de gerçekleşen darbelerde ve siyasi mühendisliklerde başta ABD olmak üzere Batı’nın parmağının olduğu iddiaları dikkate alındığında, son derece önemli ve sevindirici bir gelişmeydi.

Sevindirici bir başka gelişme de, modernleşmenin Batı tarzı yaşam biçimine ve Türkiye’nin üyesi olduğu Batı kurumlarına karşı olduğu söylenegelen, dinsel ve kültürel açıdan gelenekçi kesimin iktidar olduğu 2002 yılından itibaren Kopenhag ölçütlerinin hayata geçirilmesinde büyük rol oynamasıydı. Öyle ki bu kesimin muhalefette kaldığı 1999-2001 döneminde çokça tartışılan Kürtçe TV yayını, azınlık vakıflarının el konulan mallarının iadesi, özel okullarda ana dilde eğitim, vb. gibi daha birçok siyasi reform, Özaltınlı’nın deyimiyle “İslami siyasi geleneğin” iktidarı döneminde gerçekleştirildi.

AK Parti iktidarının girişimiyle ayrıca evrensel demokrasi ilkelerine dayalı yeni bir anayasa için sivil toplum harekete geçirildi; PKK’nin silah bırakmasını sağlamak için demokratik ülkelerdeki şemaya uygun bir çözüm sürecine girildi. Her ne kadar bu iki hayati konuda henüz arzu edilen sonuca ulaşılamamış olsa da, HDP dışındaki muhalefet partileri daha ileri bir tutum almış değil. Siyasi partilerin yeni anayasa önerileri ve Çözüm Süreci’ne yaklaşımları bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor.

Türkiye’nin Kopenhag siyasi ölçütlerine tam uyumu için olmazsa olmaz koşulların başında gelen Kürt sorununun şiddet boyutuyla birlikte çözümü ve bunun için gerekli olan yepyeni bir anayasa yapılması konusunda bugün içinde bulunduğumuz durum kısaca böyle özetlenebilir. Bu durumda yanıtı aranan soru şu: Batı’nın demokratik değerlerinin Türkiye’de de anayasal düzlemde benimsenmesini savunan reformcu aydınlar nasıl bir tutum almalı?

Özaltınlı yazısında sözünü ettiği iktidar kavgasında “kendisini AKP’nin kaybetmesine adamış aydın kulübü” olarak nitelediği bir grup aydının bugün siyaset arenamızda meydana gelen benim “anormallik” olarak nitelediğim gelişmeleri tek yanlı değerlendirdiğini ve “faşizm geliyor… Yolsuzluklar örtülüyor… Basın özgürlüğü çiğneniyor… Yargı bağımsızlığı elden gidiyor… Tek adam rejimi… Batı’dan kopuş…” gibi temalar üzerinden hamaset yaptığını söylüyor.

Bu temalar reformcu aydınların dikkate almaları gereken, demokrasinin olmazsa olmazları. Faşizmin gelmesine, yolsuzlukların üstünün örtülmesine, basın özgürlüğünün çiğnenmesine, yargı bağımsızlığının elden gitmesine, tek adam rejimine ve özellikle Batı’dan kopuşa evet diyebilirler mi?

Tabii ki hayır ama bu olumsuz gelişmelere neden olan gelişmelerin altının doldurulması da gerekiyor. Faşizmin gelmesi için mevcut darbe anayasasının AB sürecinde yapılan sayısız değişikliklerle bir nebze arttırılmış demokrasi düzeyini geriye götürecek anayasa değişikliği paketlerinin gündemde olması şart. Böyle bir şey olmadığı gibi, demokratik bir yeni anayasa yapılmasını halen savunan da HDP’nin yanı sıra AK Parti. CHP ve MHP cephesinden yeni anayasa önerilerinde dile getirilen kırmızıçizgilerin kaldırıldığına dair bir işaret bulunmuyor. Peki, ama bugünkü anayasa faşizmi getiriyorsa, mevcudun kırmızıçizgilerini muhafaza eden yeni bir anayasa ile faşizm nasıl engellenecek?

Aynı bağlamda, mevcut anayasa ile basın özgürlüğü çiğneniyorsa, yargı bağımsızlığı elden gidiyorsa daha çok demokrasiyi savunmak ve bu yaklaşımı yepyeni bir anayasaya yansıtmak gerekiyor. Batı’nın basın özgürlüğüne gösterdiği hassasiyete katılmamak elde değil ama aynı duyarlılığı AB süreci başında askerler için yaptığı gibi siyasete dışarıdan müdahaleler için de göstermeliydi.

“Batı’dan kopuş”, anladığım kadarıyla Batı’nın demokratik değerlerinden uzaklaşmaktan çok, ABD ve AB’nin büyük ülkelerinin Ortadoğu politikalarından kopuş anlamı taşıyor. Türkiye en azından Mısır’daki askerî darbeye karşı çıkarak Batı’nın bu ülkeye yönelik politikasından ayrışan bir tutum izledi. Peki, ama Türkiye’nin Mısır politikası mı, yoksa Batı’nınki mi demokratik değerlerle bağdaşıyor?

Batı’nın Ortadoğu’da demokrasi dersinden bir kez daha sınıfta kaldığı açık, ama bu defa bu bölgede demokratik değerleri ilk kez savunma tutarlılığına kalkışan Türkiye’ye yönelik tutumuyla kafalarda soru işaretleri uyandırdığına da kuşku yok. Bu noktada yanıtlanması gereken soru şu: Türkiye Batı’dan kopmamak için demokratik değerlerini mi savunmalı, yoksa politikalarına kayıtsız koşulsuz destek mi olmalı?

Yolsuzluklar konusunda Özaltınlı gibi düşünüyorum. Ortadaki iddialar ne kadar ciddi olursa olsun, bunların yargının siyasete müdahale etmek suretiyle gündeme getirilmesi de göz ardı edilebilecek bir durum değil. Bu konudaki iddialar da oldukça ciddi ve diğer bazı gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde sandıktan çıkan iktidarı demokratik yollardan devirmeye yönelik bir girişimin sözkonusu olmadığını söylemek mümkün değil.

Özetle belirtmek gerekirse, oy vermiş olalım, olmayalım, hangi iktidara yönelik olursa olsun, altı tümüyle dolu olmayan bu tür suçlamalara katılmak, üstüne üstlük hükümetlerin yakın tarihimizde sıkça görüldüğü gibi siyaset dışı müdahalelerle devrilmesine destek olmak AB siyasi ölçütlerini ve demokratik değerlerini benimseyenlere yakışmıyor.

Sandıkta iktidar partisi yerine muhalefetin desteklenmesi konusuna gelince, bu olasılık teorik olarak mevcut kuşkusuz. Ancak demokratik değerlerin anayasal düzlemde benimsenmesini savunan kesim bakımından öncelik, siyasi partilerin Kürt sorununun şiddet boyutuyla nasıl çözüleceği ve yeni anayasada önceliklerinin neler olduğu konusundaki görüş ve taahhütleri. Muhalefet cephesinden bu konuda bir tutum değişikliği görülmüyor. Bunu Çözüm Süreci’nin biteceği, mevcut anayasa ile yola devam edileceği şeklinde okumak mümkün. Böyle olacaksa çıkıp başlıktaki soruyu yinelemekten başka çare yok: “Sil baştan seçeneğine neden evet diyelim ki?