• 17.05.2017 00:00

 Türkiye’nin askeri darbeler ve siyasi mühendisliklerle dolu yakın geçmişine baktığımızda, siyasi yaşamın doğal akışından bazı olağanüstü sapmalar olduğunu görüyor, bunları Batı medyasına yansımalarıyla birlikte değerlendirerek dış müdahalelere bağlıyoruz. Kimilerimiz doğrudan bazı Batı ülkelerinin Türkiye üzerindeki bitmez tükenmez emperyalist emellerinden söz ediyor, kimilerimiz ise bu müdahalelerin arkasındaki gücü soyut “üst akıl” sözcüğüyle tanımlamayı yeğliyor. 

Siyaset arenası siyasi mühendisliklerle yeniden dizayn edilen ya da edilmek istenen tek ülke Türkiye değil aslında. Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere askeri darbelere ve son versiyonu “beyaz eldivenli” müdahalelere maruz kalan çoğu gelişmekte olan pek çok ülke var. Hatta son dönemde nispeten gelişmiş AB üyelerinde de siyaset arenalarını alt üst eden olağanüstü gelişmeler yaşanıyor. Esas itibariyle küresel krizden ve AB’nin üyelerine dayattığı kemer sıkma önlemlerinden kaynaklandığı görülen bu gelişmeler pek çok üye ülkede AB karşıtı Sağ ve Sol partilerin güçlenmesine yol açıyor.      

Sistem karşıtı Podemos’un üç yıl içinde hızla gelişerek Sosyalist İşçi Partisi’ni (PSOE) kemirdiği ve merkez Sağ ile Sol’un alternatif yönetimini sağlayan iki partili sistemi (bipartidismo) ortadan kaldırdığı İspanya sözünü ettiğim ülkelerden biri. Bir yılda iki seçim yapmak zorunda kalan İspanya ayrılıkçılık dâhil devasa sorunlarını bugün bir azınlık hükümetiyle çözmeye çalışıyor.  Hükümet krizlerinden bir türlü kurtulamayan İtalya’da Bebe Grillo’nun sistem, dolayısıyla AB karşıtı Beş Yıldız hareketinin önlenemez bir yükselişi var. Diğer AB üyesi ülkelerde yine AB’den ayrılmayı savunan, ayrıca yabancı düşmanı ve İslam karşıtı aşırı Sağ partiler hızla yükseliyor.

Bu hızlı gelişmeler yanıtı olmayan bazı sorular üzerinden komplo teorileri oluşturulmasına yol açmış durumda. Sorulardan ilki şu: “birileri, bir üst akıl, AB’nin dağılmasını mı istiyor? Öyleyse, bunu isteyen AB içinde kemer sıkma politikalarını zorunlu kılan ekonomik krizi tetikleyen güç müdür? Küresel bir krizi tetiklemek mümkün müdür? Eğer öyleyse bunu yapan güç tüm dünyayı dolaylı yoldan da olsa yeniden dizayn etme yeteneğine de sahip değil midir?

Yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, amacım bu soruların komplo teorilerine girmeden pek mümkün olmayan yanıtlarını aramak değil. Fransa’nın seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın, Le Monde’un “Macron’un önceki dünyayı sarsmayı denediği hafta” (La semaine où Macron a tenté de bousculer le monde d’avant) başlıklı yazısına da konu olan siyaset arenasını yeniden dizayn girişimini değerlendirmek. Ama kabul etmek gerekir ki Macron’un seçilmesinin siyasi yaşama yansımalarının yukarıda dile getirdiğim sorularla bir ilgisi var. Çünkü bu gelişmeler siyaset mühendisliğinin bir meyvesi olduğu izlenimi veriyor.

Macron AB yanlısı bir politikacı olduğuna göre, onu iktidara taşıyan siyaset mühendisliği kokan gelişmelerin AB’nin dağılması değil, güçlendirilmesi yönünde olduğu açık. O zaman yukarıdakilere ilave olarak şu soru da akla geliyor: “birileri AB’nin dağılmasını istiyorsa, başka birileri de bunu engellemeye ve AB’yi güçlendirmeye mi çalışıyor.? Bu soruya olumlu yanıt verilirse, ortada birbiriyle bütünüyle demokratik olmayan yollardan mücadele eden iki karşıt gücün olduğunu kabul etmek gerekir. Bu durumda, söz konusu mücadelenin Amerikan seçimleriyle ortaya çıkan, başını Clinton ve Trump ’un çektiği, Marine Le Pen’in de seçim kampanyasında üstüne parmak bastığı küreselciler ile egemenlikçiler arasındaki mücadelenin bir yansıması olduğu sonucuna varılır. Özellikle aşağıdaki sorunun yanıtı olumluysa. 

Macron’un zaferi siyaset mühendisliğinin sonucu mu?            

Aslında Fransa’nın beş yıl öncesine kadar ismi bile duyulmayan AB yanlısı sosyal liberal Emmanuel Macron’u Cumhurbaşkanı seçmesinin ince bir siyasi mühendislik ürünü olduğu izlenimi oldukça yaygın. Favori olduğu ikinci turda Marine Le Pen’e büyük fark attığı için değil, ilk turdan Le Pen ile birlikte çıktığı için elbette. Gerçi Türkiye’de Fransa’yı bilmeyen, bu nedenle Marine Le Pen’i favori görüp AB’nin yakında yıkılacağı yanlışını yazanlar oldu.  Ama Fransa’da aşırı uçların ve özellikle ikinci tura ikinci kez kalabilen aşırı Sağ adayların, başından beri söylediğim ve geçen yazımda da altını çizdiğim gibi, seçilme şansı bulunmuyor.

Doğal olmayan, bu nedenle üzerinde durulması gereken gelişme, favori Cumhurbaşkanı adayı François Fillon’un önünün “Penelopegate” ile kesilmesi. Konuyla ilgili 27 Ocak tarihli ilk yazımda şöyle demiştim: “(…) nereden bakılırsa bakılsın, “Penelopegate” Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Fillon aleyhine etkilemeye yönelik bir komplo izlenimi veriyor.” Bu saptamayı yapmamın nedeni, Fransa’da bir parlamenterin aile bireyleri veya dostlarından birini yanında çalıştırmasına dair herhangi bir yasal engelin bulunmaması ve Milli Meclis ve Senato’da yüzden çok parlamenterin benzeri bir uygulamadan yıllardır yararlanıyor olmasıydı.  Bu konunun seçimin favori adayı üzerinden tartışmaya açılmasını basit bir rastlantı kabul etmek mümkün değildi elbette.  (Http://www.serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/penelope-gate-757872)    

Fillon ilk aşamada, kamuoyunda “Penelopegate” olarak bilinen skandalı, seçimlerde başarı şansı kalmayan Sosyalist Parti çevrelerince kendisine karşı girişilen “kurumsal bir sivil darbe” olarak niteledi. ( http://www.serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/canlar-fillon-icin-caliyor-760010)  Daha sonra doğrudan bürokrasiyi hedef aldı. “Fransa’yı bürokratlar mı yönetiyor” başlıklı yazımda vurguladığım gibi, Fillon’un eşi ve çocuklarını “parlamenter asistanı” olarak çalıştırdığını en iyi bilenin Ekonomi ve Maliye Bakanlığı uzmanları olduğu dikkate alınırsa, bu bilginin tam da seçim döneminde medyaya sızmasında Bercy ’deki yüksek bürokratların rolü olduğu düşünmek mantıksız değildi. O bürokratları iki yıl Bakanları olmuş Macron mu harekete geçirmişti bilinmez ama bu olasılık hiç gündeme gelmedi.  

Bu konuda bardağı taşıran damla, Mali Suçlar Savcılığı’nın konuyla ilgili soruşturmayı adaylık başvurularının son tarihi olan 17 Marttan öncesine alması oldu. İşin içine bir de yargı bürokrasisi girmiş ve François Fillon’u çileden çıkarmıştı. Bu defa “hukuk devletinin (yargı tarafından) sistematik olarak çiğnendiğini ve masumiyet karinesinin yok sayıldığını” dile getiren Cumhuriyetçi aday kendisine yapılanın “siyasi bir cinayet” olduğunu savunmuştu. (http://www.serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/fransayi-burokratlar-mi-yonetiyor-768463)

Özet olarak belirtmek gerekirse, siyasi mühendislik sayılabilecek doğal olmayan söz konusu bürokratik müdahalelerle seçimin favori adayının kamuoyu desteği aşağı çekilerek, yıpranmış ve fiilen ikiye bölünmüş olan Sosyalist Parti’nin ılımlı kanadına yakın Macron ile aşırı Sağ’ın temsilcisi Bayan Le Pen’in önleri açıldı. Böylece ikinci turda galibi belirsiz bir Macron-Fillon düellosunun da önüne geçilmiş oldu. O bakımdan Macron’un Le Pen ile ikinci tura geçmesini siyasi mühendislik ürünü olarak değerlendirenlerdenim.  

Siyaset arenasının yeniden dizaynı

Emmanuel Macron’un merkezi Sağ’ı ve Sol’u ile bir araya getiren bir Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi “üçüncü tur” olarak adlandırılan genel seçimlerin doğal akışını da etkileyecek. Her seçilmiş Cumhurbaşkanı gibi seçmenden programını uygulayabilecek bir Meclis çoğunluğu isteyen Macron, normal koşullarda salt çoğunluğa ulaşabilecek Cumhuriyetçiler’i (LR/ Les Républicains) parçalayacak adımlar atıyor. Böylece LR ile “cohabitation” olasılığını ortadan kaldırarak programını serbestçe uygulamanın yolunu açmak istiyor.

Macron, bu adımların en büyüğünü, geçen yazımda altını çizdiğim gibi, Pazartesi günü (15 Mayıs) LR etiketli Edouard Philippe’i Başbakan atayarak attı. Le Havre Belediye Başkanı Philippe parti içinde eski başbakanlardan Alain Juppé’ye yakın genç isimlerden. Hükümeti kuracak ve Cumhuriyetçi kesimden bakanlar atayacak olması, genel seçimler öncesinde LR’e indirilen büyük bir darbe olarak niteleniyor.    

Macron böylece zayıflamış ve Sağ ve Sol kanatlarıyla ortadan ikiye bölünmüş Sosyalist Parti ile LR’in merkeze yakın ılımlı kanadını partisi Yürüyen Cumhuriyet (LREM/ La République en Marche) saflarında bir araya getirerek Meclis’te salt çoğunluğu bulma yolunda son zarı da atmış oldu. Başarılı olması beklenen bu girişimi merkez Sağ ile Sol arasında Almanya’dakine benzer bir Büyük Koalisyon ‘un tabanda oluşturulması olarak niteleniyorum.

Ama kabul etmek gerekir ki Almanya’da olduğu gibi, birbirlerine alternatif olan ılımlı Sağ ve Sol’un bir araya getirilmesi formülünün önemli bir riski var. O da başarısızlıkta alternatif olarak aşırı uçların öne çıkacak olması. Ne yazık ki Fransa’nın, diğer AB ülkeleri gibi, bu riski şimdilik ötelediği görülüyor.