• 31.12.2020 00:00
  • (420)

 Pandemi boyunca MEB’in sergilediği yönetsel performans pek çok açıdan irdelenmeyi hak ediyor. Mesele sadece aldığı kararların doğruluğu veya yanlışlığı değil.

Pekala yanlış, tartışmalı kararlar alınabilir. Bir takım hesap hatalarına düşülebilir. Burada kararların doğruluğu veya yanlışlığından öte bir durumla karşı karşıyayız artık.

Bir hafta önce söylediğini ortada alınan kararın seyrini doğrudan etkileyecek sıra dışı şeyler söz konusu değilken, anlık kararlarla rotanın tersi istikametinde yeni hükümlerin ihdas edilmesidir problem. Birkaç gün önce A kararını tercih etmişken birkaç gün sonra birden bire B kararını tercih etmemizin anlamı olabilir mi? Üstelik alınan kararların tamamı kamuoyuna açıklanırken aynı klişe cümlelerle aktarılıyor: “A, B, C planlarımız var, her türlü senaryoya hazırlıklıyız, tüm simülasyonlar yapıldı.”

Bu tarz gelgitler içinde salınan bir kamu politikası olabilir mi? Devletin her tür veriye sahip olduğu, salgının seyrinin anlık olarak takip edildiği ve seyrine ilişkin bilgi sahibi olunduğu ve üstelik Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu gibi yapıların da görüş ve değerlendirmeleri ile yükü ve sorumluluğu sizin üzerinizden aldığı bir ortamda birbiri aleyhine kararların çok yakın süreler içinde alınıyor olması, hem MEB’in yönetsel becerisindeki zafiyete, hem de eğitim kamuoyunun bu zafiyeti giderecek bir olgunluktan, yetkinlikten yoksun olduğuna işaret ediyor.

Ne demek bu?

Birincisinden başlayalım: Ekim ayının başında kademeli şekilde yüz yüze eğitime geçeceğinin kararı verildi. Yaklaşık bir ay sonra öğrenciler bir haftalık ara tatile girerken Milli Eğitim Bakanı tatil dönüşü tüm kademelerimizle yüz yüze eğitime geçmeyi umduklarını dile getirerek toplumun algısını bu yönde bir beklentiye soktu. Henüz tatil bitmemişken birinci dönemi uzaktan eğitimle kapatıcılığı açıklamasını yaptı sayın Bakan. Gelgelelim aynı açıklamada hiçbir gereği yokken 4 Ocak gibi bir tarih ve en az bir yazılı ve öğrencilere basılı karne verme gibi somut uygulamalardan bahsetti. Bakanlığı, okulları ve öğretmenleri ve şüphesiz öğrenci ve ailelerini belirli uygulamalar üzerinden yükümlülük ve beklenti altına sokan açıklamanın üzerinden bir ay geçmişken üstelik bu yönde büyük bir emek ve gayret sarf edilmişken yüz yüze sınavların ertelendiği açıklaması geldi. Kendi inandırıcılığını sabote etme anlamına gelen bu yönetim sadece kendisini itibarsızlaştırmıyor, aynı zamanda eğitim alanını, çalışanlarını da bir anlamsızlık, değersizlik girdabına sürüklüyor.

MEB’in bu zafiyetinin net bir şekilde önümüze getirdiği bir başka husus ise Türkiye’deki eğitim kamuoyunun son derece yetersiz ve düşük bir profile sahip olması hususudur. MEB’in bu kadar savruk olmasında, iş ve işlemlerini bu kadar anlık ve keyfe keder yürütmesinde bu düşük profilin doğrudan payı var. Zira MEB’in savrukluğuna direnç gösterecek, onu nitelikli bir kamusal tartışmayla yargılayacak ve şüphesiz bu koşullarda neyin yapılabileceğine ilişkin bir seçenekler dizgesi ile karşı karşıya getirecek bir varlık yok, bir ilişki ağı yok. Sivil toplum örgütleri, sendikalar, basın, akademi neye karşılık geldiği belli olmayan bir homurtuyla rahatsızlığını açık etmeye çalışıyor ancak içeriği belli olmayan bir rahatsızlık ne rahatsız olunan durumu düzeltme becerisini gösterebiliyor o ne de düzeltme pozisyonunda olanlara bir hayrı dokunuyor.

Bu homurtu ancak rahatsızlıklarını bu şekilde dile getirmek durumunda olanların hastalığına, konuşma yeteneğinden yoksun amorf bir varlık oluşuna işaret eder en çok. Byung-Chul Han’ın günümüz dünyasındaki bu genel hale ilişkin tanımlaması “pürüzsüzlük” idi. Bu kadar pürüzsüz olunduğunda MEB’in bir oyana bir bu yana salınmasında da doğal olarak tuhaflık bulunmuyor.