Muhafazakarların oldum olası bir hülyası vardır. Derindeki bir saikten kaynaklanır. Bu, hülya, ülkenin dini değerleri, kültürel kökleri ve geçmişinin kurumları, kavramları etrafında güç ve model üretme arayışı, başat bir medeniyet arzudur.  

Bu hülyayı besleyen, sınıfsal ve kültürel olandan derinde, onların bir kat altında yer alan zihniyet çekirdeğidir. 

Dünya değişir, bölge değişir, ülke değişir. Ancak bu hülya hep yerinde durur. Değişim ve değişimin girdileri, bu hülyayı buharlaştıramaz, hatta derinleştirir. Hülya, yeni teknolojik, ekonomik, evrensel, siyasi tüm girdileri kendisine uyarlar. 

Kimdir muhafazakar? 

Türkiye’de muhafazakarı sandık başı seçmen davranışı değil, bir tahayyül tanımlar. Bu tahayyül kültürün, inancın, milletin, özü, kökü, mücadelesi meselesine yapılan vurgudan, bunlara verilen önemden doğar. Bunlar dahilinde, doğal, temiz, aslen değişmez bir toplumsal yapı fikri, muhafazakarı kuşatan büyük bir kabuldür.  

Muhafazakarlığın, elbet, dozları, türleri, meşrepleri vardır. Farklı coğrafi, kültürel, sınıfsal yapılar da farklı tezahürlerle ortaya çıkar. Muhafazakarların, kendisini solcu sanan grupları dahi vardır.  

Bu farklı eğilimlerin “ortak direnç noktası”, dış girdiler karşısındaki hassasiyet ve bu girdilerin bozucu etkisini bertaraf etmektir. Ortak iddiası ise  kendisine has, egemen bir medeniyet inşasıdır. Bir kullanım biçimiyle emperyalizm hassasiyeti ile yerli-milli duruş, bir noktada birbirine kavuşur. 

Bu iddia, bugün AK Parti’nin, “yerli ve milli” olma söylemiyle yürüyor. Ulusalcılar, Kemalist gruplar, asker, ülkücüler, muhafazakar çoğunluk arasındaki yakınlaşmayı, onun ürünü olan siyasi ittifakı besliyor.  

Aş, iş, rasyonalite, gelecek meselesi kadar siyasi karşılık bulmaya devam ediyor. 

Bugün Cumhur ittifakının gücünü önemli ölçüde bu hassasiyetin oluşturduğuna şüphe yok. 

AK Parti’nin öyküsünde yaşadığı kırılmada da de bu durum  önemli bir payı vardı.  

Arap Baharı bu bakımından önemli bir aşamaydı.  

Bu eğilim dış politikada kendisini, AK Parti’nin Orta Doğu’ya, Arap ve Müslüman dünyasına verdiği önemli yer ve bu dünyada oynamaya çalıştığı rolle ifade etti. Filistin’den Irak’a, Suriye’den Mısır’a, Gazze’den Musul’a uzanan bir çizgide Arap dünyasıyla, özellikle Orta Doğu’yla yaşanan, kesin ve keskin angajmanlar içeren bu sıcak temas, Türkiye’nin Şii/Sünni, Selefi/Meşruiyetçi, Batı/Doğu gibi bölgeye has çatışma eksenlerinin merkezine ilerlemesini de beraberinde getirdi. 

Arap Baharı, İslami hassasiyetin ve imkanların ortaya çıktığı,  Sünni bölgesi öyküsüydü. Diğer bir ifadeyle etkilediği toplumlarda İslami enerjiyi siyasi olarak ortaya çıkarıyordu. İslami hareketlerle siyaset arasında yeni temaslar, yeni bağlar oluşturuyordu. Bir yanda Selefi hareketler, öte yanda İhvan, Hamas gibi temsili özellikler taşıyan hareketler, bu temasın biraz da yarış halindeki çeşitli kolları oldular.  

Türk muhafazakâr elitinin önüne çıkan geri çevrilemez bir fırsattı bu. Bir alan, medeniyet, etki alanı inşasının fırsatı... İslam, Sünni dünya ve temsili demokrasi fikri üzerinden Hamas, İhvan gibi hareketleri destekleyerek, adı konmamış bir medeniyet fikrini derinden hissetmeye başladılar.  

AK Parti’nin açık toplum, yerel-evrensel değer sentezi iddiasının sönmesi önemli ölçüde burada yaşandı.  

Bunun, özellikle Erdoğan’daki tezahürü ise çok keskin oldu. 

AK Parti lideri, bu iklimden gelen girdileri iç siyasete aktarmaya, ülke içinde daha kimlikçi bir siyasete yönelmeye başladı. Önce Gezi olayları, cemaat-iktidar kavgası gibi hadiseler, otoriter kimlik politikalarını bir can kurtaran simidi haline getirmeye yüz tuttu. 

İslam kimlik, kendine haslık unsurları, yeniden, ancak bu kez dışarıdan içeriye akmaya başladı. Arap Baharı’nın en önemlisi etkisi, bu koşullarda, siyasi iktidarın Batı’nın siyasi pozisyonunu ötesinde, değerleriyle açık bir açık çatışma içine girmesi oldu. 

Bu dalga, bugün yeni girdiler buluyor, yeni imkanlar üretiyor... 

Jeopolitik merkezli Cumhur İttifakı siyasetine daha dikkatle bakın... 

  • Abone ol