Türkiye’de hemen her konuda, her tartışmada, ilkeler siyasi faydaya göre şekillenir. Diğer bir deyişle ait olunan grubun faydasına göre yontulur. Velhasıl faydaya, çıkara kurban edilir.  

İlke adı altında yapılan tartışmaların, pek çoğu aslında fayda tartışmasıdır. 

Esintileri hala süren amiraller bildirisi bu konuda tipik bir örnek oluşturuyor.  

Nitekim, bu “bildirinin AK Parti’ye yarayacağını veya onun tarafından kullanıldığı fikri” ile “bildirinin ifade özgürlüğü sınırları içinde kaldığı iddiası” arasındaki korelasyon kendisini gizleyemez halde.  

Bu korelasyon, istisnalar dışında, tüm tartışmalarda boy gösteriyor.  

Tavır alma iştahı ve tavra davet, merak duygusunu bile köreltiyor.  

Örneğin sol veya sağ muhalif kesimde, kimse, gazeteciler, akademiyenler bile bildirinin arkasında, altında, zemininde “ne var” sorusuyla ilgilenmiyor, buna bakmıyor. Bu oranda bildirinin göndermelerini tabileştiriyorlar.  

Esasa dönelim. Fayda eksenli bu siyasi varoluş, bir yanıyla ağır bir tarihsel bagajdan kaynaklanır. 

Bagaj, Türkiye toplumunun farklı ve yan yana yaşayan cemaatlerden oluştuğu gerçeğine işaret eder.  

Bu toplulukçu dokuda siyaset anlayışı her topluluğun ya da cemaatin kendi yaşam alanını diğerlerinin aleyhine genişletmesi çabası üzerine kuruludur. Ortak alan, ilke fikri, arayışı, bu çaba karşısında ezilir gider. 

Kaba veya ince, amiyane ve seçkinci, bilinçli ya da refleksif, kuralsızlık, faydacılık, aidiyet bu işleyişin temel şiarlarıdır.  

Türkiye’de yaşam biçimi temeline oturan tüm kavgalar, tüm kutuplaşmalar bu siyasallaşma biçiminin belirleyici örneklerindendir. 

Bagaj tarihsel olmak kadar günceldir. 

Bu bakımdan, “sistemi, devleti, gücü kim kontrol edecek” meselesi olarak karşımıza çıkar ve ülkedeki siyaset yapma biçiminin, siyaset algısının altlığını oluşturur. 

Bu altlık, toplumsal ve siyasi alandan devlet kurumlarına, emniyete, adliyeye, diğer bürokratik birimlere hemen her zaman yansımıştır. 

Devlet alanının asker tarafından denetlendiği,  yüksek yargının siyasi merkez ve devlet ideolojisi tarafından dizayn edildiği dönemde, bu böyledi. Bugün iktidar ilişkilerinin değiştiği, gücün el değiştirdiği Erdoğan rejiminde de böyle… 

Yargı, dün de hukuk ruhuyla çalışmazdı, bugün de çalışmıyor. Hala suç değil, suçlunun kimliği esas alınıyor. Heyetlerde partizanlığa endeksli kelle hesabı hüküm sürüyor.  

Velhasıl esas olan değişmiyor: Devlet gücünün kontrolu… 

17-25 Aralık olayları, 2016 darbe girişimi bu durumun tipik örnekleri değil miydi?  

Yargı ve kimi devlet kurumlarının cemaat tarafından şeffaf olmayan biçimde ele geçirilmesi ve kendi yararına kullanılması hali, bize bu bakımdan çok şey anlatır. 

Devlet alanını kontrole yönelik iktidar çatışmaları üzerinden üreyen güvensizlikler, sadakat arayışını mutlaklaştıran bir yapılanmayı tahrik ettikçe sorun artmaktadır.  

Sonuç olarak, Türkiye toplulukçu bir dokunun siyasal alana yansımasıyla ortaya çıkan bir sorunu solumaktadır.  

Bu tablo devlet kurumlarından basına kadar uzanan bir skalada ilerllemektedir.  

Amiraller bildirisinin, “ifade özgürlüğü”, “asker adına siyasi uyarı” boyutlarını ayrıştırma, her biri için ilkesel bir tavır fikri bunun için üremiyor.

  • Abone ol