• 1.05.2021 11:36
  • (111)

1 Temmuz 1908…  

2. Meşrutiyetin ilanından bir hafta sonra Taksim Belediye Bahçesi’’nde büyük bir miting var. İslam ve Osmanlı şehitleri anısına düzenlenen bir miting… Alanda onbinler var, içlerinde yan yana Türkler, Ermeniler ve diğerleri… 

Hatip o ünlü konuşmasını yapmak üzere kürsüye doğru ilerliyor. 

Konuşma şöyle bitiyor: 

“O ferdayı (yarını) siz ey şüheda-yı Osmaniye (Osmanlı şehitleri) bize gösterdiniz. Sizin kabirlerinizin üzerine diz çöküp dua etmek bize vacip idi. 

Nerede kabirleriniz? 

Kabirleriniz kalbimizin, vicdanımızın içindedir. 

Heykelleriniz taştan değil nurdandır. 

Siz orada fahr ü mübahat-ı ebediye (sonsuz övünme) ile yaşıyorsunuz ve sizinle birlikte hürriyet, müsavat (eşitlik) ve uhuvvet (kardeşlik) yaşıyor…” 

7 yıl sonra… 

20 Temmuz 1915… 

Urfa, şeytan Deresi civarı… 

Çerkes Ahmet anlatıyor: 

“… Tuttum, ayağımın altına aldım, taşla başına vura vura geberttim…” 

Bu itiraf 29 Aralık 1918’’de İkdam Gazetesi’’de yayınlanır, daha sonra da Yeni İstiklal Gazetesi’’nde… 

Çerkez Ahmet Teşkilat-ı Mahsusa’’ya bağlı bir çetebaşıdır. 

Başını taşla ezdiği kişi ise Taksim’’deki hatiptir: 

Krikor Zohrab... 

Ünlü avukat, edebiyatçı, hukuk profesörü… 

Üç dönem meclis-i mebusan üyeliği yapmıştır. 

Talat Paşa’’nın yakın arkadaşıdır. 

Halaskâr Zabitan günlerinde, daha sonra onu ölüme göndererek ittihatçılardan Halil Bey’’i (Menteşe), Ayazpaşa’’daki Gümüşsuyu Apartmanı’’nda, evinde, saklamıştır. 

21 Mayıs 1915 günü İstanbul’’da bir başka mebus Vartkes Seregülyan’’la birlikte tutuklanmıştır. 

Ve birlikte katledilmişlerdir… 

24 Nisan günü, İstanbul’’da sabah 4’’te kapısı çalınan Ermeni aydınları, yazarları, sanatçıları, gazetecileri, milletvekilleri gözaltına alındılar... 

Sayıları 220 civarındaydı... 

Neden tutuklandıklarını bilmiyorlardı. Önce Merkez Hapishane’ye, Mehterhane’ye gönderildiler... 

Ardından bölümlere ayrılıp Ayaş, Çankırı ve Çorum’a sürüldüler. 

Bir süre sonra tekrar sürgüne çıkarıldılar. 

Bu kez niyet farklıydı. Teşkilatı-ı Mahsusa harekete geçti. Çeteler, tetikçiler yolda kafilelere saldırdılar. 

Çoğu hayatını kaybetti. Çok küçük bir kısmı hayatta kalabildi, Rahip Gomidas gibileri çıldırdı. 

Ardından tehcir başladı... 

Bir gün bir trende Teşkilatı Mahsusa’’nın kurucularından Bahattin Şakir’’in elini kim olduğunu bilmeden sıkan Halide Edip’’in buna vesile olan arkadaşına dönüp, “bana kanlı katilin elini sıktırdın” demesi bu yüzdendir...” (*) 

Bugün bu bellek bu topraklardan silinip gitmiştir… 

Neden? 

Son bir hafta içinde yayınlanan yazılan, söylenen sözlerde görüldüğü gibi,  milli hisler, milli tarih(?), “milli fayda” gerektirdiği için… 

Sözü Michel Folucault’ya bırakalım: 

“Kimilerinin şiarı şudur:  ‘Bir toplumun ya da topluluğun çıkarları gerektiriyorsa, hiç bir ölüm, cinayet, mağduriyet, haksızlık, gayrimeşruluk önem taşımaz, hak ve özgürlüğe dair ilkelerin anlamı olmaz… Bu şiarın sahibi, ister siyasetçi, ister tarihçi, ister devrimci, ister cemaatçi, ister milliyetçi olsun, ister şu ya da bu haklı davanın yandaşı olsun, ahlaken özünde faydacıdır, strateji denilen algı hastalığının esiridir… Benim ahlakım bunun tersidir…  Hayata bakışım, tek tek ve her özgürlük arayışına saygılı, insani, hukuki, evrensel değerleri tahrip eden her iktidara karşı tavizsiz olma üzerine kuruludur.  Bu, basit, ama zor bir tercihtir…”* 

Evet, tercih... 

(*) Bu satırlar ilk kez 11 yıl önce yayınlandı 

(**) Bu satırlar yazdığım köşelerde bir çok yayınlandı.