• 1.07.2021 07:07
  • (172)

Türk siyasi hayatını etkileyen üç çember olduğu söylenebilir.

Türkiye, Batı modernliği ve modelinin güçlü bir şekilde yansıdığı, yerli doku, gelenek ve zihniyetle birleşerek kendisine has bir nitelik kazandığı bir periferi ülkesi. Batı’daki hakim siyasi iklim, gereklilikler ve zorunluluklar üzerinden Türk siyasetini önemli ölçüde etkiler. Türkiye’de siyasi hayatın akışını yönlendiren ilk çember budur.

İkinci çember, zaman güç kazanan zaman zaman silikleşen toplumsal iç dinamiklerimizdir. Kültürel ve toplumsal tabakalar, bu tabakalarda değişmeler, kaymalar, aralarındaki ilişkiler buna endeksli talepler, temsil ve katılım mekanizmaları üzerine oturan, zaman zaman büyük değişim dalgalarıyla kendisini gösteren, siyasi hayata yön veren toplum-siyaset ilişkisidir.

Üçüncüsü ise devlet cihazı ve aktörlerinin siyaset üzerindeki etkisi, devletin bir siyasi alan oluşturması hali, diğer bir ifadeyle devlet-siyaset ilişkisidir. Devlet sahasında çeşitli aktörler arasındaki rekabet, çatışma ve dengeyi ifade eden bu üçüncü ilişki katmanı, Türk siyasi yapısı için belirleyici faktörler hiyerarşisinin üst noktasında yer alır.

Her zaman olduğu gibi bugün de esen dalga, dış çemberden iç çembere doğrudur.

İlk çemberin baskın kefesinde otoriter popülizm, kültürel kutuplaşma, içe kapanma, ulusalcı-kimlikçi toplumsal hassasiyetler bulunuyor. Dünyanın sıcak ve belirleyici merkezlerinde bu çerçevede oluşan faydacı eğilim artan oranda ilkesel olanın yerini alarak işlevsel bir anlam taşımaya başlıyor. Türkiye’ye yönelik beklenti faydacı. Türk siyasi rejimi bu iklimden gelen tatsız rüzgarlarla uyum sorunları çekmiyor. Bunun yanında Türkiye birçok ülke gibi otoriter ve kapitalist bir modelle global ekonomik düzenin parçası olmakta da sıkıntı yaşamıyor. Ahmet İnsel’in Pierre-Yves Hénin’le birlikte yazdığı, yakında Türkçe de çıkacak, “Le national-capitalisme autoritaire: une menace pour la démocratie” başlıklı kitapta belirtildiği gibi liberal Batı demokrasinin karşısında, ona tehdit olarak söyle bir varoluş bulunuyor ve Erdoğan bu varoluşun bir parçası.

İkinci çemberi oluşturan toplumsal dalgalar da bu iklimden çok kopuk değil. Bugün Erdoğan’a yönelik itirazlar belki zirvede, ancak aldığı toplumsal destek hala önemli miktarda ve cumhurbaşkanı muhtemel bir seçimin en güçlü başkan adayı olmayı sürdürüyor. Erdoğan’ın uluslararası konjonktüre uygun dış politik hamleleri ve burada ortaya çıkan “başarı” öyküsü, yeni bir milliyetçilik tutumu, muhafazakar kesimler için toplumsal güvenceyi ifade ediyor olması, yine İnsel’in ifadesiyle “seçimli bir otokrasi”yi mümkün kılıyor. Bu, çok hafife alınmaması gereken ve sürmesi mümkün bir tablo.

Üçüncü çember ise eskiye oranla paramparça. Burada alfa aktör uzun süre malum silahlı kuvvetlerdi. Darbe girişimi bunu alt üst etti ve geleneksel denge kayboldu. Ne var ki, bu kayboluş demokratik, en azından ilkesel bir hukuki yapının lehine olmadı. Bu alanı tahakkümcü ve güvenlikçi bir siyasi mekanizma doldurdu. Bu mekanizmayı hem simgesel hem fiili olarak İçişleri Bakanlığı’nın temsil ediyor olması anlamlıdır. İçişleri Bakanlığı, tüm politik ve sosyal alanlardaki uygulamacı, denetleyici varlığıyla, jandarma kuvvetleri, emniyet ve diğer güçlerin başındaki unsur olarak askerin eski yaptığı fonksiyonu siyaseten yapmaya çalışıyor.

Bu çemberler iç içe giren bir bütün oluşturuyor.

Velhasıl önümüzde aşılması gereken bir dağ var.

Ama mecliste, sokakta, basında muhalefet bu durumun ne kadar farkında?