• 10.07.2021 23:40
  • (110)

Siyaset-toplum, devlet-siyaset ve devlet-toplum ilişkilerinin "demokratik şema"sı bellidir. Toplumun talepleri zamanın ruhu ve gerekleri ile evrensel değerler süzgecinden geçer, diğer taleplerle kesiştirilir ve siyasi kararlara dönüşür.

Bu dönüşümde siyasi denetimi yetki-sorumluluk mekanizması, "idari denetimi" hukuk ilkeleri çerçevesinde kurumlar hiyerarşisi ve "hukuki denetimi" ise hukukun üstünlüğü çerçevesinde bağımsız yargı yapar.

Bu çağda bu şemanın mevcut olmaması veya kötü çalışması ya da kazalara uğraması bir ülkede ekonomik, politik sosyal türlü sorunların başlangıç noktası demektedir.

Türkiye bu bakımdan tipik ve açık örnek.

Bir kez daha…

Ama bu kez farklı iktidar sahiplerinin elinde…

Demokratik şemanın yokluğu, kolektif akılcılığı ve denetimi devre dışı bırakır, keyfiliği devreye sokar, devlette, siyasette, toplumda fiili durumlar yaratır, farklı kesimler, birimler, organlar arasındaki, ortak değer ve kurallar üreten iletişim kanallarının tıkanmasına yol açar.

Aynı Türkiye’de olduğu gibi…

Hukuk zemin kaybeder, güçlünün imha aracı haline gelir.

Özgürlük buharlaşır.

Bizde tekrar tekrar yaşandığı gibi…

Ama "özgürlük ve özgür düşünce bir toplumun can damarı"dır.

Dengeli ve doğal gelişmenin ana rehberidir. Serbest teşebbüs adımları ve bireysel kararlardan siyasi kararlara, edebiyattan müziğe kadar; özgür düşünce, yaratıcılığın onsuz olmaz atmosferini oluşturur. Yaratıcılık ise kültürel, ekonomik ve siyasi refahın temel koşulunu...

Demokrasinin anlamı da burada gizlidir.

Zira, fikir üretimini, düşünceyi, özgür ve rekabetçi tartışma besler; tartışmayı mümkün kılan ise demokrasidir.

Tartışmanın temel işlevi "ötekini" dinlemek ve anlamaksa; anlamak farklı görüşler arasında etkileşime yol açıyorsa; etkileşim de zengin ve yaratıcı bir kimlik üretiyorsa, bu, eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve kurallar etrafında şekillenen bir toplumsal mutabakat demektir, demokrat bir zihniyet demektir...

Demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen de işte bu mutabakat ve zihniyettir...

İş kelimelere dökülünce basit görünür. Ama pek de öyle değildir.

Bu mutabakatın olmadığı, bu zihniyetin yerleşmediği diyarlarda, demokrasi yalnızca kendi çıkarlarımız adına kullanacağımız bir silaha dönüşür çünkü. Demokratlık, bir siyasi mücadele aracı haline, çıkar savunmak için edinilmiş geçici bir kimlik haline geliverir.

Oysa "demokrasi ve demokratlık, bizde olanın tersine, her şeyden önce kendini sorgulama ve mutlak kılmama çabası"dır. Ve bu çabanın ötekilerin, bizden farklı olanların varlığıyla, talepleriyle ilişki içinde olmasıdır.

Farklı olanı anlamak böyle mümkün olur ve bu, demokratlığın ana koşuludur. Yani farklı olanı anlamak yetmez, onunla birlikte bir şeyler inşa etmek iradesi gerekir. Bu nedenle, demokratın merceği topluma dönüktür; devlete, siyasi merkezlere değil.

Türkiye bu tür yazıların yazılmadığı günleri görecek mi dersiniz?