• 19.07.2021 08:07
  • (154)

Bugün 15 Temmuz Darbe girişiminin yıl dönümü.

Bu girişim “Türk siyasi hayatında nereye oturur” sorusu hala masada duruyor.

Türkiye’de askeri darbeleri kural olarak kısmi ya da topyekun anti-demokratik yasal yapılanmalar takip etmiştir. 1960 anayasası, Türkiye’yi Milli Güvenlik Kurulu’yla tanıştırmış, bu kurum vasıtasıyla askeri otoriteyi siyasi karar mekanizmalarının merkezine yerleştirmişti. Dönemi Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu, kurulla ilgili olarak, anayasa meclis görüşmeleri sırasında, “askerî politika, dış politika, sağlık, ticaret politikası ile ilgili meseleler, sanayi, ziraat, ulaştırma, bayındırlık politikası ile ilgili meseleler bu kurulda görüşülecektir” derken geleceği bire bir doğru kestiriyordu. 1971 askeri muhtırasıyla, askeri yargının alanı genişlemiş, askeri mal ve harcamalar tümüyle denetim dışı bırakılmıştı.

12 Eylül darbesi güvenlikçi-otoriter bir anayasa yapımıyla, 11 ciltlik mevzuatın baştan aşağı bu gözle elden geçirilmesiyle sonuçlanmıştı. 28 Şubat ise, militan demokrasi iddialarıyla, Batı Çalışma Grubu ve EMASYA protokolüyle iz bıraktı.

Bu izler öyle derin olmuşlardır ki, ülke, yıllar yılı bu darbe düzenlemeleriyle boğuşmuş, demokrasi çabalarını bu düzenlemelerden geri dönüş arayışları oluşturmuştur.

15 Temmuz başarısız bir darbe girişimiydi. Doğal olarak, ilk adımda, askeri vesayet düzeni bakımından, başarılı askeri darbelere oranla tam zıt sonuçları oldu. Ordu yapısı elden geçirildi. Girişim sonrası ordu üst kadrolarının yarısı, genel kadroların yüzde 35’i tasfiye edildi. Askeri vesayet kalıntıları yasal düzenlemelerle ortadan kaldırıldı. Askeri mallar ve harcamalara denetim geldi, atama yetkisi sivil makamlara geçti, MGK sivilleşti, yüksek askeri mahkeme uygulamalarına son verildi, Genelkurmay Başkanı’nın komutan statüsü kaldırıldı, tüm birimler Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı.

Türk siyasi hayatına etkileri ve getirdikleri bakımından 15 Temmuz böyle özetlenebilir mi?*

Açık bir şekilde hayır.

15 Temmuz’un diğer boyutları askeri darbelerle gelen olumsuz sayfalardan ayrılamaz. Bu askeri darbe girişimine verilen sistem tepkileri, ‘adeta bir askeri darbe şiddetinde ve istikametinde” olmuş, bir başka anti-demokratik süreci başlatmıştır. Diğer bir ifadeyle 15 Temmuz askeri darbe girişimi siyasi iktidar tarafından tekçi ve otoriter bir yapılanmanın vesilesi yapılmış, gerekçesi kılınmıştır.

Bu bakımdan sonuçlar ortadadır.

İlk sonuç, 12 Eylül döneminde Milli Güvenlik Konseyi’nin yaptığı biçimde, olağanüstü hal uygulamasıyla, anti-demokratik, hatta anayasa karşıtı usullerle Türk mevzuatı kısmen güvenlikçi esaslarla elden geçirildi. Bu çerçevede devlet kurumlarında keyfi tasfiyeler yapıldı ve yargı siyasallaştı.

İkinci sonuç, dış dünyaya güvensizlik, tehdit-tehlikeye direnç ve sistemin güvenlikçi restorasyonu etrafında tüm siyasi aktörleri şu veya şu şekilde kuşatan bir siyasi iklim oluşması ve kurumlaşması oldu. 2017 Anayasası’nın hazırlanmasında ve onaylanmasında bu iklim önemli bir rol oynadı. Bu anayasanın değiştirilmesi hedefi, belli ki, aynı darbe sonrası düzenlemelerde olduğu gibi, yıllar yılı Türkiye’nin yeni demokratik hedefi olacaktır.

Üçüncü sonuç, kimi askerler dahil Kemalist ve modernist gruplarla AK Parti arasında güvenlik merkezli ve siyaset karşıtı bir hatta oluşan yakınlaşmaydı. Siyaset karşılığı Kürt meselesi üzerinden toplumsal düzeyde de normalleşme eğilimleri göstermeye başladı.

Türkiye bunlarla uzun yıllar boğuşacaktır.

15 Temmuz, o gece yaşanan sivil direniş itibariyle bir demokrasi bayramıdır, evet.

Peki sonrası?

***

Kaldı ki, askeri vesayet düzenine ilişkin kağıt üzerinde ideal görünen bu düzenlemelerin fiilen nasıl bir riskli yapıya yol açtığını bu köşede defalarca yazdım.