• 22.08.2021 14:44
  • (154)

Türkiye’nin yaşadığı en derin, belki de en kalıcı hem siyasi hem anayasal sorunlardan birisini, devlet kurumlarına ilişkin tahribat oluşturuyor.

Bu tahribat, şahsilik, keyfilik karşısında kurumsal aklın ezilmesi ve çözülmesi hali olarak tanımlanabilir. Aslında yaşanan tahribattan da öte, bir tür kurumsal olandan arınma sürecidir.

Bu süreç, karar mekanizmalarındaki kurumsal aklı devreden çıkarmakta, şahsi siyasi iradeye bağlı merkezileşme üretmektedir. Devlet alanını, parti-devlet modeline uygun bir şekilde şahıstan şahısta sadakat ilişkileriyle örmekte, hukuk devleti ilkelerinin marjinal hale geldiği siyasi bir düzeni temsil etmektedir.

Kurumsal çözülme ile kurumsal görüntülü kimi siyasi gelenekler arasındaki fark önemlidir. Askeri vesayet örneğin, bertaraf edilmesi gereken bir gelenektir. Buna karşılık silahlı kuvvetlerde gerek etkinlik gerek işlev gerekse hukuk devletini uygun yetki kullanımı ve denetimi bakımından kurum ve kurumsallaşma hayatidir.

Vahimdir zira, otoriterlik ve keyfiliğe dayanan bir anayasal-siyasal yapının tarifidir.

Esasen cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin kabulüyle başlamış, kanun hükmünde kararnamelerle derinleşmiştir. Bu sisteme uyarlanan anayasa “popülizmin model yönetim metinlerinden birisi” tabirini hak edecek bir şekil almıştır.

Yeni sistem, işe, dengeli, denetim fikrini içeren karar süreçlerin temel unsuru olan “kurumsal özerklikleri” ortadan kaldırarak başlamıştı. Şahısta toplanan siyasi gücün, başta ekonomi ve düzenleyici kurullar, Merkez Bankası gibi yapılar, büyükelçi atamaları üzerinde tam hegemonya kurması sağlanmıştı. Ayrı dönemde siyasi iktidar (siyaset) ve devlet arasındaki bağı ve kurumsal sürekliliği temsil eden müsteşarlıkları kaldırılmış, yerine parti-devlet modeline uygun, iktidar partisi teşkilatını “temsilen” atanan bakan yardımcıları ihdas edilmişti.

Bugün, kurumlardan arınma sürecinin, kurumların asgari düzeye indirildiği bu düzenin birçok aracı var.

Bunlardan birisi Cumhurbaşkanlığı Politika üst kurullarıdır. Kurum görüntülü olmakla birlikte işlev olarak kurumlar karşısında kişisel iradeyi yansıtan ve tercüme eden bu sadakat yapıları, yaşadıkları tahribata karşın hala kurumsal mekanizmaları içeren ve temsil eden bakanlıkları gerektiği takdirde by pass etmenin aracı haline gelmiş bulunuyorlar.

Örnek pek çok.

Sonuncusu Milli Eğitim Bakanı’nın değiştirilmesi sırasında yaşandı.

Bu, bir bakan değişimi hikayesinden çok daha fazlaydı.

Gazete haberlerinden izledik:

“Cumhurbaşkanlığı'nın var olan müdahaleleri, son dönemde bakanlığı hiçbir alanda inisiyatif kullanamaz hale getirdi. Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu ile MEB arasında gerilim sürekli büyüdü. Eğitime yönelik hemen her kararın bir süredir Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu’nun görüşleri doğrultusunda alınması MEB’de rahatsızlık yarattı. ‘Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un, 2021-2020 eğitim-öğretim yılının açılış tarihi olarak işaret ettiği 6 Eylül 2021 tarihinin Saray’a bağlı kurulca, “Uygun görülmediği’ öğrenildi. Selçuk’un, okulların açılması ve yüz yüze eğitime geçilmesi yönündeki ısrarına karşın kurulun aksi görüş bildirmesi, iki kurum arasında var olan gerilimi daha da tırmandırdı. Milli Eğitim Bakanı Selçuk’un, ‘Hiçbir dediğimi yaptıramıyorum’ sözleriyle bürokratlarına içinde bulunduğu durumu özetlediği öne sürüldü. (Mustafa Mert Bildircin, Birgün)

Bu tablonun, kurulları veya kurumları şahsi ve sorumsuz siyasi iradenin tampon araçlarına dönüştüğü, hukuk devletin kademeli yetki ve sorumluluk dağılımı ilkesini bozduğu kaldıran bir tabloya işaret ettiği açıktır.

Unutmamak gerekir ki, İktidar değişiklikleriyle bürokratik kadrolar değişir. AK Parti döneminde partizanlaşmaya ve kliantelizme varan yönetici kadro yapısını değiştirebilir, seçkin niteliğini yenileyebilirsiniz. Ancak kaos yaşayan, çöken, dokusu tahrip olan kurumları restore etmek son zor iştir, zaman zaman geri dönüşler zor ve sıkıntılı olur.