• 4.09.2021 06:34
  • (118)

Çağdaş, katılımcı demokrasinin kurucu asgari koşullarından belki de en önemlisi ayrışma fikridir. Ayrışma fikri, iktidarın, hukukun, bilginin, hem devlet katında hem toplumsal katmanlarda birbirinden özerk olabildiği duruma işaret eder. Bu üçlü arasında etkileşim kadar mesafe olması, zihniyet kalıpları ve etik kuralların bu ayrışma fikrine dayanması, ayrışmayı koruma altına alması, hatta ilke kılması çoğulcu ve katılımcı çağdaş demokrasinin temel koşulundandır. Bu koşullar şu üç basit, ancak yaşamsal ilkeye gönderme yapar: Özgürlük, eşitlik ve özerklik (düşüncenin siyasal karşısında özerk kalabilme imkânı).

Özerklik yerine kapsayıcı otorite fikrini, özgürlüğe karşılık itaat kavramını, eşitliğe karşı ise hiyerarşiyi koyduğunuz zaman ise ulaşacağınız düzen baskıcı olur.

Bu unsurlar pek çok ülke gibi Türkiye’deki otoriter geleneğin temel unsurlarını oluşturur.

Ancak asıl soru bu geleneğin hangi toplumsal zemin üzerinde yeşerdiği, zihniyetimizde tuttuğu yerdir.

Türkiye’deki uluslaşma süreci Şarklı bir nitelik taşır. Balkanlardan başlamak üzere Şark’a doğru uluslaşma süreci Batı’dan farklı olarak dil merkezli değil, değil, din merkezli olmuştur ve nüfus hareketleriyle iç içe geçmiştir.

Nitekim Türkiye’deki “ulus oluşumu”nun temelinde de, 1830’larda başlayan, kökü daha eskiye Osmanlı’nın ilk toprak kayıplarına giden ve biteviye Anadolu’ya doğru akan yaklaşık 150 yıllık bir Müslüman göçü görülür. Cumhuriyetin ilk yıllarında, yerleşik olan bir halk olan Kürtler (ve kısmen Araplar) dışında, Anadolu nüfusu önemli ölçüde göçmen Müslümanlardan oluşmaktadır.

Gayrimüslim nüfusun şu veya bu şekilde Anadolu’dan uzaklaştırılması, dinden hareketle yapılan nüfus ayıklanması, uluslaşma sürecinde madalyonun diğer yüzünü oluşturur. Korkutarak göç ettirme, ekonomik göçler, gönüllü göçler, katliamlar, hem Anadolu’ya Kuzey’den ve Batı’dan gelen Müslümanların, hem Anadolu’da mukim gayrimüslimlerin ortak öyküsüdür.

Bu uluslaşma sürecinin, özellikle topluluklar açısından, travmalarla iç içe geçmiş, sabit bir bellek oluşturacak kadar acılı, yüz, yüz elli yılla yaslanan sürekli güç üstüne oturan bir süreç olması üzerinde önemle durmak gerekir. Kaybedilmiş mallar, verilmiş canlar, buna karşılık gasp edilmiş mallar, alınmış canlar üstüne oturan bu sürecin, kimlik kurucu bir yönü bulunmaktadır.

Bu açıdan baktığımızda bugün Türk kimliği ile (askeri) güvenlik fikri ve arayışı arasında, diğer bir ifadeyle güvenlik duygusuyla kimlikleşme arasında yakın bir ilişki olduğunu düşünebiliriz. Bu öykü, güvenlik kurumlarına verilen aşkın ve aşırı değerden millet-ordu anlayışına, siyasetin devlete indirgenen algısına, devlet kurumunun ise temel olarak asayiş ve güç fikri üstüne oturtulmasına kadar uzanan özellikler taşır.

Daha da ileriye giderek, bir dizi “modernist milliyetçi” ideolojiye, Türk-İslam sentezi vurgusuna, gündelik hayatı kuşatan militarist söyleme, en azından bunların kimi boyutlarına bu noktalardan hareketle buradan ulaşmamız mümkün olabilir.

Kök ve kimlik meselesi güvenlik ve onun ana musluğu otoriter gelenek açısından militarizm acısından önemli toplumsal bir yatak oluşturmaktadır. Ancak işlevi sadece bundan ibaret değildir. Devlet, zihniyet, otoriterlik ilişkisi de bu noktada önemli bir yönüyle karşımıza çıkar.

Türk savunma sanayindeki gelişmeler, üretilen yeni silahlar, bunların iç siyasete tahvili, Erdoğan’ı güçlü kılan bir unsura dönüşmesi örneğin kültür gibi bir sahada yaşanacak muhtemel bir durumla karşılaştırılmayacak güçte bir kıvanç meselesi oluşturması…

Güvenlik-otoriterlik-kimlik meselesini tekrar aklıma düşüren, bu kez bunlar oldu.