• 19.10.2021 06:27

Gülencilerin iktidara yönelik hamleleri 4-5 yıl sürdü.

2012 Şubat’ında Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, iktidarın direnmesi, MİT binaları etrafında çatışma öncesini andıran gerginlik, o günlerde sanıldığından daha vahimdi. Ertesi yıl buna, 2013 Aralık ayı “yolsuzluk dosyaları/darbe girişimi” hadiseleri eklendi. İktidar sallandı. Takiben yayınlanan kasetler, devlet içindeki kutuplaşma ve savaş, tasfiyelerle, sallantı 2014 ilkbaharına kadar sürdü. 2016’da ise malum darbe girişimi geldi. O gece iktidarın devrilmesine ramak kaldı.

Gülen grubu, 2007’den itibaren Erdoğan’ın kendisine yönelik baskılar karşısında, özellikle askere karşı verdiği mücadelede en önemli destekçisiydi. İktidar ve Gülenciler arasında, ortak hasım ve ortak aidiyetten kaynaklanan ve doğal sadakat üzerine oturduğu varsayılan zımni bir ittifak oluştu. Bu ittifakın gölgesi altında Gülencilerin devleti içinde yayılma, yaptırım, özerk hareket hızı da kendiliğinden arttı. Formel ve informel iki iktidar odağı arasındaki ilişki, Erdoğan zaten yatkın olduğu, el altında tuttuğu meşru ile gayrimeşru, yasal ile yasa dışı halleri bilinçsiz iyice harmanlamaya başladı. 2008-2012 arası siyaset bu zemin üzerinde yaşandı. Sonra müttefikler arasında 2016’ya kadar süren o büyük savaş başladı.

Erdoğan’ın, bu meseleyi muhtemelen birçok kez değerlendirme fırsatı olmuştur.

Önünde iki yol vardı.

İlki, benimsediği modelin imha ve kaos gücünü görmekten geçiyordu. Partizanlığın, partizan kadrolaşmanın, sadakat-itaat mantığına dayalı siyaset anlayışının, bu çerçevede ihalelerden bütçeye, kadrolaşmaktan kamu kaynağı kullanmaya uzanan kayıt dışı ilişkilerin tahrip gücünü görerek, bunlardan arınmaya çalışmaktı. Arınmak, liyakat ve kurumsallığa dönmeyi, denetim ve hukuku öne almayı gerektiriyordu. İkinci yol, kullandığı iktidar modelin vidalarını sıkılaştırarak, bununla yola devam etmekti. Artık her gelişmeyi bir güç mücadelesi ve tehdit olarak algılayan Erdoğan, siyaset anlayışına da yakın bulduğu yolu tercih etti.

Ülke için el bombasının pimi böylece çekildi.

Vidaları sıkmak, hukuktan ve demokrasiden iyice uzaklaşmak, AK Parti’yi ve hükümeti tek sesli, kendisine tam bağlı cihazlara dönüştürme anlamına geliyordu.

Ayrıca, ayakta durabilmek ve bunu yapabilmek için taze güce, yeni müttefiklere ihtiyacı vardı. Nitekim 15-16 Temmuz günlerinden itibaren ortak düşmanlara karşı, (modern unsurları ve silahlı gücüyle) devlet, Erdoğan ve ulusalcılar ittifakı devreye girdi. MHP bu noktada kurucu rol oynadı. Velhasıl, güvenlik siyasetinin, 2017 Anayasa metninin ruhunu da bu iktidar bloğu oluşturdu.

Üçüncü risk, yeni müttefikler arasında ittifak ilişkisi yanında, devlete yönelik alan denetimi ve rekabetine dayalı bir çatışma ilişkinin de doğmasıydı. Darbe sonrası on binlerce memurun tasfiyesi ve yeni alımlar buna kapıları açtı. Farklı kollardan gelen sadakat kadrolaşmaları ve aralarında doğal güç çekişmesi başladı. Yetkileri tek elde toplayan kişiselleşmiş siyasi güç, paradoksal olarak, kendi altında farklı ve gizil güç tabakalarının oluşumunu teşvik etmeye başladı.

Zaman zaman bu dokuya ve risklerine işaret eden yazılar yazıyorum.

TÜGVA etrafındaki kadrolaşma tartışmaları da tehlikeyi, riski gündeme getiriyor. Bu tartışmalarda gündeme gelen Silahlı Kuvvetler, silah gücü ve gelenekleri itibariyle en riskli kurumu oluşturuyor. Bunun da altını aylardır çiziyorum.

Dikkat buyurun:

Hulusi Akar, 2020 Ağustos ayı sonunda 2016 sonrası TSK’ya alınan (elbette artık jandarma hariç) yeni personel rakamını 93 bin 327 olarak açıklıyordu. Bu açıklamayla ordunun darbe sonrası uzaklaştırdığı personelin 5 katını işe aldığı görülüyordu. Yeni personelin yüzde 70’inin, yaklaşık 65 bininin uzman ve sözleşmeli personel, 28 bin askerin ise subay ve astsubay olduğunu yine Akar söylüyordu. Ekleyelim: Mevcut subayların 15.000’i Akar öncesi dönemde, çeşitli üniversite mezunlarından toplandı ve 6 aylık kursla birliklere gönderildi.

Bu askerler ordu bünyesine, Sınav, güvenlik soruşturması (ideolojik denetim), mülakat (siyasi denetim) esasına göre alındılar. Mülakatları kimler yaptı? Orduya kimler alındı? Kim bu askerler? Bunlar karşımızda dev bir sual olarak duruyor.

TÜGVA bir ipucu sunuyor.

Bugün, ordu bünyesi içinde farklı eğilimlerin bulunduğunu düşünmemek için hiçbir neden yok.

Diğer kurumlarda da benzer bir tablo olmadığı söylenebilir mi?

Bu tablo, bu işleyişe imkan vermek, bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.