• 26.05.2011 00:00

Seçimlere 20 gün kaldı. Siyasiler birbirlerine atmadık çamur bırakmıyorlar. Bütün partiler bir olmuş, AK Parti’ye saldırıyor.

Diyelim ki AK Parti 330’un altına düştü, bundan kazançlı çıkan vesayetçi rejim olmaz mı? Yeni anayasa süreci, tehlikeye girmez mi? Ergenekon ve darbe heveslilerinin önü açılmış olmaz mı? Ülke kaosa sürüklenmez mi? Böylesi bir kötü gidişin ne çok işareti var. İşte YSK kararları... YSK’nın veto kararını protesto eylemlerini çığırından çıkarma girişimleri... Mülki idareyle mutabık kalınarak kurulan Demokratik Çözüm Çadırlarının güvenlik güçlerince yakılıp yıkılma girişimleri... Çatışmasızlık süreci ilan edilmiş olmasına rağmen Kastamonu’dan ve Silopi’den gelen polis cenazeleri, Tunceli’den ve Uludere’den gelen PKK’lı cenazeleri... Batı’da BDP’nin desteklediği adayların seçim bürolarına, Güneydoğu’da AK Parti’nin seçim bürolarına yapılan saldırılar... Abdullah Öcalan uyarıyor: “15 Haziran’dan sonra ya büyük bir barış olur, ya da büyük bir savaş...” Aysel Tuğluk, kötü şeyler olacağı yönündeki endişesini dile getiriyor...

8 Mayıs 2011 günü Habertürk televizyonunda

“Tunceli, sanırım Şırnak, çok emin değilim ama Van merkezli çatışmalar olabilir. 2. Ordu Komutanlığı’nın direktiflerinin ötesinde bir anlam yüklenerek operasyonlar düzenliyor bazıları. Üst komutanlık emrine uyulmadan, yetkiler aşılarak, nokta operasyon yapılması gereken yerlerde arama-tarama operasyonları yapıldığı duyumları aldım. Buradaki operasyonlar doğrultusunda gelecek şehit haberleri ve PKK‘lı ölümleri yoluyla gerilimin arttırılacak.”

diyerek bir istihbaratı daha son olaylardan önce paylaşan Emre Uslu, 17 Mayıs 2011 tarihli Taraf Gazetesi’ndeki yazısında “AKP’yi bitirme planı tıkır tıkır işliyor” diyerek bir kez daha uyarıyor.

“Çözümü AK Parti engelliyor” diyenler, Kürt sorunun kiminle çözmeyi hesap ediyorlar? Cenazelerin kulaklarını kesen, gözlerini oyanlarla mı? Cenazeleri dağ başında kurda kuşa bırakanlarla mı? Kiminle?

“Bu güne kadar ne yapıldı?” diyenlere, dokuz senedir elinde dosya Anayasa Mahkemesi’ne kimlerin koştuğunu hatırlatmak lazım. “Habur süreci”nin nasıl durdurulduğunu da unutmamak lazım. Dün “Kürt yok, Kürtçe yok”tu, “Kürt Sorunu”ndan söz etmek yasaktı. Bu nedenlerle siyasi partiler kapatıldı. TBMM’de Türkçe yemin ettikten sonra Kürtçe “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum” dediği için Leyla Zana ve arkadaşlarının milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırıldığını, Meclis kapısında yaka-paça gözaltına alındıklarını, 15 yıl hapis cezası aldıklarını, 1994-2004 yıllarında on yıl cezaevlerinde tutulduklarını unuttuk mu? Bugün devlet televizyonu “TRT Şeş” yirmidört saat Kürtçe ve Zazaca yayın yapıyor. Bugün “anadilde eğitim” konusu tartışılıyor... PKK’ya nasıl silah bıraktırılacağı, sivil siyasete nasıl entegre olacakları tartışılıyor... PKK’nın, BDP’nin, Kürt hareketinin diğer partilerinin, HAK-PAR’ın, KADEP’in talepleri içinde sivil siyasetin konusu olmayacak ve ancak silahla talep edilebilecek ne kalmıştır? Karşılıklı operasyonlarla işte bu zemin yok edilmek isteniyor. Neden? Yeni anayasa sürecinin önü tıkansın, vesayet rejimi devam etsin diye. Sivil savaşın körüklenmesi, halkların birbirine kırdırılmak istenmesi bu yüzden.