• 13.07.2011 00:00

Vesayet rejiminin bilinen son kalesi, seçim sürecine bir kez daha müdahale etti. Hatip Dicle’yi, bu kez de seçildikten sonra veto etti. Hatip Dicle’nin hapis cezasını kesinleştiren Yargıtay 9. Dairesinin kararında imzası olan yargıçlardan biri, aynı zamanda YSK üyesi... 

 

YSK önce, milletvekilliklerinin illere dağılımına müdahale etti. AK Parti’nin güçlü olduğu illerden 32 milletvekilliğini, nüfusu artan illere aktardı. Bu nedenle, geçen seçime göre AK Parti’nin oyları arttığı halde, milletvekilleri azaldı...  

 

İki gün sonra geri aldığı “adayları veto” kararı ile, seçimlere birkaç gün kala, ülkeyi sivil savaşın eşiğine getirdi...

 

Seçim sonrasında da “Hatip Dicle kararı” ile seçmen iradesine veto... Ve “tam-tam” sesleri... 

 

Fırat Haber Ajansı “müjde”yi veriyor: “BDP’nin Diyarbakır’daki toplantısından beklenen karar çıktı. 12 Haziran’da seçilen Blok adayları Meclis’e gitmeme kararı aldı.” (23 Haziran 2011).

 

“Botan Halk İnisiyatifi”, açıklama yapıyor: “Devlet adına Sayın Öcalan ile yapılan görüşmeler bir uzlaşı ve barış ortamına doğru giderken, (...) milliyetçilik ve faşizmde MHP’yi bile geride bırakan” AK Parti, bunun tam zıttı bir tutum alıyormuş. Yani, “Devlet iyi, AK Parti en kötü.”

 

CHP’nin TBMM’yi kilitleme çabasını anlamak mümkün. Silivri’yi boşaltmak için, eski rejimin devam etmesi için, yeni ve sivil bir anayasa yapılmaması için elinden geleni yapıyor. Can havliyle ve siyaset sahnesinden silinmek pahasına... 

 

Ama BDP ne yapıyor? TBMM’yi bırakıp Diyarbakır’da beklemek, geçici de olsa siyaseti bırakmak olmuyor mu? Diyarbakır’da oturup AK Parti’ye “Hadi çöz bakalım benim meselemi” demek, aldığı oylara haksızlık olmuyor mu? BDP’den; Ana Muhalefet Partisi sorumluluğu ile davranmasını, Kürt sorununun çözüm yolunun silahtan ve kandan arındırılması için TBMM içinde işlevli olmasını beklemeli değil miyiz? Türk ve Kürt evlerine ateş düşmesini kim engelleyecek?

 

BDP, bütün Türkiye’de siyasi itibarını yükseltecek politikalar geliştirmelidir. Fiili Ana Muhalefet Partisi olarak, İktidar Partisi ile birlikte, yepyeni bir Sivil Anayasa hazırlığının koşullarını geliştirmelidir. Vesayet rejiminin tasfiye edilmesi, Kürt siyasetinin yeni rejimin “sözde değil özde” kurucu bileşeni olmasıyla mümkündür. Bu aynı zamanda, Türkiye’de yaşayan herkesin kurucu bileşen olması demektir. Siyasi partilerin ve sivil toplumun en geniş katılımıyla Anayasa yapılması, yeni Anayasa’da “değiştirilmesi teklif dahi edilemez”lere yer bırakılmaması, ancak böyle bir işbirliği ile mümkün olabilir.

 

Perşembe, çarşambadan farklı olsun!

 

Bereket, umut verici sesler de çıkıyor BDP tarafından:

 

“Ölen ana, çocuk ve uzman çavuşlar hepsi bizim insanımız. Üç fotoğraf Türkiye'nin felaketi değil mi?” diye yazmış Hasip Kaplan, twitter sayfasında.

 

Abdullah Öcalan, 6 Temmuz 2011 günü avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamada;

 

“Devlet bile Yol Haritası’nı iki yıl aldı okudu, üzerinde yoğunlaştı ve üzerinde çalışmalar yaptı, faydalandı. Ama BDP, yol haritasını okumadı bile, okumuyorlar, ya da anlamıyorlar, üzerinde çalışmıyorlar.”

 

diye eleştiriyor BDP’yi. Ve “yemin krizi” üzerine şunları söylüyor:

 

“Öyle hemen Hatip Dicle meselesi ve diğer meseleler çözülmeyebilir, öyle hemen serbest bırakılma olmayabilir. (...) Bu sorunların gelecekte çözümü için bir mutabakat sağlanmış olur, (...) yazılı bir mutabakat sağlanırsa BDP de yemin edebilir ve Meclis’e dâhil olur, çalışır.Çalışmalarında başarılar diliyorum.”

 

Aysel Tuğluk ise, 7 Haziran 2011 tarihli gazetelerde, çözüm yolunu işaret ediyor:

 

“Bu Meclis, temsili açıdan Kurucu Meclis işlevi görebilir. Bu Meclis, Uzlaşma Meclis’i olacaksa, biz üzerimize düşen rolü oynayacağız.”

 

Herkes üzerine düşen rolü, doğru oynasın artık.