Bizde modernleşme sürecinin ortaya çıkmasını ateşleyen duygu, Batıya duyulan ilgi olmuştur. Bu, “Batının savaş teknolojisine sahip olmadığımız için savaşlardan yenilgi ile çıkıyoruz” düşüncesi ile gelen bir duyguydu. Karşısında, “geleneksel değerlerimizden uzaklaştığımız için başımıza bunlar geliyor” düşüncesi ile İslamcılığı buldu. Türkçülük ise denkleme, Osmancılık etrafında siyasi birlik arayışının iflas etmesinin ardından gelen kimlik arayışı içinde girdi. Toplumsal ihtiyaçlar ve zorunlulukların bir ürünü olarak ortaya çıktı.

II. Meşrutiyet’in başlarında İslâmcı düşünce ile Batıcı düşünce arasında “Meşrutiyet” talebinde bir uzlaşmaya doğdu. Ama, I. Dünya Savaşı sonucu çöküşün ardından, bu uzlaşmanın hesaplaşmaya dönüştüğüne tanık olduk.

II. Meşrutiyet yıllarında gücünü Ulemadan alan İslâmcı Hareket, “İttihadı İslâm” (İslâm Birliği) düşüncesi etrafında bir araya gelmişti. Bu yaklaşıma göre Müslümanların birliğinin, Meşruti yönetim içinde sağlanmaması için bir engel yoktu. Yeter ki Müslümanların Hükümdarlarını seçme hakkı korunsundu. Görevini kendi isteği ile bırakmadıkça, ölmedikçe ya da azledilmedikçe hilafet makamı olarak hükümdar yetkisini koruyabilmeliydi. Hilafet aynı zamanda dünya işleriyle de ilgili olduğundan, din ve devlet ayrılığı, Meşruti yapı içinde de pekâlâ korunabilirdi.  

Türkçülük ile İslamcılık arasında uzlaşmayı ise, II. Meşrutiyet yıllarında İttihat Terakki gerçekleştirecekti. Ziya Gökalp’in düşüncesine göre, Tutucu Avrupacılar, Medeniyet ile uzlaştırılamıyorsa İslamiyet’in kurallarını terk gerektiğini düşünüyorlardı. Tutucu Medresecilere göre ise İslami kurallara uydurulamıyorsa medeniyetin bütün unsurlarından uzak durmak lazımdı. Oysa Millet, ne dininden ne de modern yaşamın icaplarından uzak durmalıydı. İttihat ve Terakki’nin görevi, Türklük üzerinden hem İslami, hem de asri bir devlet kurmak olmalıydı. Gökalp İslamcılık ile Batıcılığı Türkçülük üzerinden uzlaştırmaya çalıştı. (Gökalp, 1916)

Mustafa Kemal’e göre ise İslamcılığın kontrol altında tutulduğu koşullarda, uzlaşma; doğrudan Millileşme ile Batılılaşma arasında olmalıydı. Türk etnik kültürü etrafında milli birlik ve bütünlüğe (millet oluşa), ancak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaya çalışırken ulaşılabilirdi.

Fakat bütün bu arayışlarda sorunlu bölgeler, hep oldu.

Kimlikler üzerinden kavga ve uzlaştırma 1960’lardan sonra Türk- İslam Sentezi, Son 10 yılda İslam-Türk Sentezi üzerinden yol almaya devam ediyor.

Kurtarıcılar, Pozitivist mantık içinde düşüncelerini, modern devlet olmanın gerekleriyle uyumlu hale, bir türlü getiremediler. Laiklik, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, toplum sözleşmesi, sosyal devlet gibi kavram ve kurallara Batıda ortaya çıkışlarından farklı anlamlar yüklediler.

Kavramların analizi üzerinden ürettikleri seçkinci, eklektik düşünce yapıları ile toplumsal değişimin ihtiyaçları arasında uyuşmayı, örtüşmeyi bir türlü sağlayamadılar. Bu ülke modernleşmesini tamamlayamadı, çağdaş devletin kurumsal yapısını üretemeden kendini post modern süreç içinde buldu. 

Türkçüler kültürü bozacağı, İslamcılar inanca helal getireceği endişesi ile medeniyete hep kuşku ile baktı. “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar/ benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” moduna takılı kaldı. Tam da bu yüzden, modernleşme süreci ile gelen sanayileşme, bilim, teknoloji, kurumlar toplumun kendi deneyimleri içinde üretilemedi.

Modernleşmenin getirdiği kavramlar ile duygular arasındaki hesaplaşma hep ertelendi. Sağcısı, solcusu, mütedeyyini demokrasiyi bir türlü içselleştiremedi.

Cumhuriyetin tek parti döneminde Türkçülük ile nihai sonuca ulaşıldı sanıldı. Bugün yaşananlar, eğitimde tanık olduklarımız, bunun böyle olmadığının açık kanıtı.    

Peki, bu sürecin toplumsal yaşama getirisi ne oldu?

Sert, her türlü aracın mubah sayıldığı kural dışı, lidere endeksli siyasi mücadele; üstündekine koşulsuz bağlılık, altındakini himayeye, hukuka değil göreneğe dayalı bürokrasi; ne kadar “sivil” olup olmadığı tartışmalı bir takım örgütlenmeler; iğdiş edilmiş mesleki yaşam, kayıt dışı ekonomi,ucuz iş gücü, sürekli ideolojik müdahale altında işlemek zorunda kalan eğitim sistemi..

Eğitim, sonuçta toplumu dönüştürecek mesleki kişilik sahibi insanı, yapıcı, yaratıcı, nitelikli insanı ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yetiştirme işidir. Üç yüz yıllık modern eğitim serüveni içinde modern eğitimden ne anlamak gerektiğini hala açıklığa kavuşturamadık.

Kimlik savaşları üzerinden uzlaşma da olmaz, istikrar da sağlanmaz. Uzlaşma ancak toplumsal tabakaları, sınıfları temsil edenler arasında olur. Çünkü o sınıflar vardır ve sonuçta aynı gemide yolculuk etmektedirler. Yolcular birbirini yok etmeye çalışırsa, gemi yolunu bulamaz. Taraflar, ortak yaşamın gerektirdikleri üzerinden, paylaşılabilecekleri ortak paydaları ortaya koymak zorundadırlar. Sol içinde, Sağ içinde, Sol- Sağ arasında hareket noktası bu olmalıdır.

Kimlikler arasında uzlaşma, ortaklaşma olmaz, sağlanamaz. Modernleşme sürecini tamamlayamadan kendimizi  post modern süreç içinde bulduk, sorunlar bugün daha karmaşık.

Sorunlar ancak, demokrasiyi içselleştiren kadrolar elinde, çağdaş bir devlet haline gelme yolculuğu içinde, temsil üzerinden irade ortaya çıkarmakla ya da daha iyisi halkın doğrudan sürece katılımıyla, uzlaşma içinde çözülebilir.

DAHA DERİN İNCELEME İÇİN KAYNAK ÖNERİSİ

                Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1975.

Niyazi Berkes Türkiye’de çağdaşlaşma Ankara: Doğu- Batı yayınları, 1979

Tarık Zafer Tunaya,İslâmcılık Cerayanı İstanbul: Baha Matbaası, 1962.

Ziya Gökalp, Tanin Gazetesi, 29, 30 Eylül 1916”

Sadrettin Celal Antel, Tanzimat Maarifi, İstanbul matbaası, 1940.

  • Abone ol