Türkiye’de 1954-1970 arasında, o günün koşullarına uygun, birbiri ile doğru eklemlenmiş, iyi işleyen bir öğretmen yetiştirme sistemimiz vardı. Biz bu sistemi 1970-1980 arasında yaşanan siyasi türbülansa feda ettik. 1960-1970 arasında öğretmen yetiştirmede ulaşılan kaliteye, 1982’den itibaren Üniversitelere bağlı işleyen Eğitim Fakülteleri yazık ki ulaşamadılar.

1970’lere kadar işleyen öğretmen yetiştirme sisteminde öğrenciler, öğretim süreci içinde inisiyatif alarak, toplum hayatına dokunacak, lider özelliklere sahip olacak biçimde yetiştiriliyordu. Yatılılık kültürü içinde kendilerini yönetmeyi, sorumluluk almayı, dayanışarak üretmeyi öğreniyorlardı.

Öğretmen Okulları, öğrencilerini parasız yatılı sınavı ve mülakat ile ortaokuldan alıyor 3 yıl eğitim vererek (1970 sonrası 4 yıl) ilkokul öğretmeni (sınıf öğretmeni) yetiştiriyorlardı.

Eğitim Enstitüleriöğrencilerini yine parasız yatılı sınavı ve mülakat ile liseden, ya da ağırlıkla öğretmen okullarından alıyorlar, iki yıllık (1968’den sonra 3 yıl) öğretim süreci içinde ortaokullara branş öğretmeni yetiştiriyorlardı. 

Yüksek Öğretmen Okulları isehazırlık öğrencileriniöğretmen okullarının son sınıfına geçen öğrencilerden ya da eğitim enstitülerinden alıyorlar yatılı olarak dört yıl eğitim veriyor, mezunlarını liselere, öğretmen okullarına yolluyor, bu öğretmenler bir süre sonra eğitim enstitülerine de atanabiliyorlardı. Öğrenciler, alan derslerini ise Fen ve Edebiyat Fakültelerinin ilgili bölümlerinde alıyorlardı.

Bu öğretmen yetiştirme sistemi içinde öğrenciler, ağırlıklı olarak kentlerde ve köylerde ekonomik düzeyi düşük ailelerden seçiliyordu. Sorumluluk bilinci yüksek, iyi yetişmiş nitelikli birer öğretmen haline geliyorlardı. Hangi öğretmen okulunda, hangi eğitim enstitüsünde kimin görev yapacağına öğretmenleri karar veriyordu. Yatılı okuyan bu dar gelirli aile çocukları kendilerine verilen emeğin karşılığını, Türkiye’nin kalkınması için nitelikli insan yetiştirerek kat be kat ödediler. Aynı zamanda, öğretmenlik mesleğinin statüsünü ve saygınlığını da yükselttiler. Öğretmenliği gurur duyulacak meslek haline getirdiler.

1973 Milli Eğitim Temel Kanunu, hangi düzeyde olursa olsun öğretmeni, en az lisans mezunu olacak biçimde yetiştirme hükmü getirdi. Bu yasanın ardından önce lise düzeyinde eğitim veren öğretmen okulları kapatıldı 1974’de. Öğretmen okullarının kapatılması ile hazırlık sınıfları zaten 1974’de kapanan yüksek öğretmen okulları 1978’de tümüyle kapatıldı. Üç yıllık eğitim veren eğitim enstitüleri ise önce dört yıllık hale getirildi, sonra yüksek öğretmen okulları haline getirildiler (1979).

Bu öğretmen yetiştirme sisteminin dağıtılmasının bir gerekçesi de öğrencilerin anarşi ve teröre bulaşmış olmalarıydı. Oysa öğretmen yetiştiren okulları yatılı olmaktan çıkaran, öğrenci sayısını gece bölümleri açarak, açık öğretim sistemi icat ederek hızla arttıran, mülakatlara siyaset bulaştıran, siyasetin bizzat kendisiydi. Bu sonucun ortaya çıkmasında 1970-1980 arasında faaliyet gösteren MC hükümeti partilerinin olduğu kadar CHP’nin de sorumluluğu vardır.

1982’den sonra bütün branşlarda öğretmenler, üniversitelere bağlı eğitim fakültelerinde yetiştirilmeye başlandı. Farklı kademelerde, alana özgü ve o alana dönük işlevsel biçimde öğretmen yetiştirme ilkesi ortadan kalktı. Sistem bütünlüğü sağlayacak şekilde kademeler arasında birbiriyle eklemlenme, birbirini destekleme de ortadan kalktı. Öğretmen yetiştiren ve öğretmen istihdam eden yapıların ortak ilke ve amaçlarda birlikte hareket etmeleri, süreci eşgüdüm içinde bütünsel ve ortaklaşa yürütmeleri artık söz konusu değildi.

Alan derslerini ve pedagojik formasyonu, fakülte bünyesinde verme ısrarı, eğitim fakülteleri ile fen ve edebiyat fakültelerinin amaçları ve işlevleri arasında binişmeye yol açtı. Bu iki örgütlenme arasında yaşanan rekabet, sistemde ilave karışıklara, moral bozukluklarına, sürtüşmelere yol açtı.

Hafızamızda mektupla öğretmen yetiştirme, açık öğretim ile öğretmen yetiştirme, hızlandırılmış öğretmen yetiştirme, sayılı kurslarla öğretmen yetiştirme gibi uygulamalar var.

Pandemi süreci ile birlikte öğretmen yetiştirme, bugün işlevsellikten yoksun, amacı, doğrultusu belirsiz bir hale geldi. Karmaşıklaşan yaşamın doğasına uygun, her kademede daha zenginleşmesi, derinleşmesi gereken, öğretmen yetiştirme sistemi, bugün daha tek düze, daha toptancı biçimde sürdürülüyor.

Halbuki Batıda sınıf öğretmeni yetiştiren, ana sınıfı öğretmeni yetiştiren kurumlar ile liseye öğretmen yetiştiren kurumların, statüleri, yapıları, eğitim öğretim süreleri birbirinden oldukça farklıdır.İngiltere’de sadece ilköğretim öğretmeni yetiştiren dört farklı program var. Fransa’da bütün kademelerde öğretmen yetiştirme programları en az üç yıllık üniversite eğitiminden sonra başlıyor. Almanya’da öğrenciler, öğretmenlik için lise üzeri 7 veya 9 yarıyıl okumak zorundalar.Dahasonra devlet sınavına giriyorlar, başarılı olurlarsa iki yıllık ilave stajyerlik eğitimine başlama hakkıelde ediyorlar. Öğretmen yetiştirmede, alan dersleri, meslek eğitimi dersleri, öğretmenlik uygulamaları eşit ağırlıkta ve birbirinden ayrıştırılmış değil iç içe geçmiş durumda.

Türkiye'de bugün din eğitimi dışında bütün branşlarda öğretmenler 93 Eğitim Fakültesi, 50 Eğitim Bilimleri Enstitüsünde yetişiyor. Din dersi öğretmenlerini İlahiyat Fakülteleri yetiştiriyor. Her 10 üniversite öğrencisinden biri bu kurumlardan birinde okuyor. Öte yandan diploması olup da atanamayan 500 bin öğretmen, özel okullar, dershaneler, kurslar için ucuz öğretmen pazarını oluşturuyor. Öğretmen yetiştirmede bu akıl dışı süreç, yıllardır herkesin gözü önünde işlemeye devam ediyor. Türkiye’de öğretmenlik mesleğinin saygınlığında, statüsünde ciddi aşınma var.

Öğretmen yetiştirme alanında yaşadığımız handikabı artık görmek zorundayız. Oysa bu alanda geçmişte önemli başarılarımız, birikimlerimiz var. Yazık ki bunlardan yararlanamıyor, gerekli deneyimleri çıkaramıyor, kullanamıyoruz. Boşa kürek çekiyor, zaman kaybediyoruz.

  • Abone ol