Benim kuşağımın gazetecilerinden, arkadaşım Korhan Atay’ın Serteller* kitabını okuyorum… İnsana daha ilk sayfalarından itibaren çok titiz bir emeğin ürünü olduğunu hissettiren; paragraf ya da sayfa atlayarak okuma tekniğine yeltenenlerde utanma duygusu uyandıran bir kitap…

Serteller, olması gerektiği gibi Zekeriya-Sabiha Sertel çiftinin hayatlarını kronolojik bir seyir izleyerek anlatıyor. Fakat işte ben yine alışkanlıklarıma yenilip ‘içindekiler’ bölümü arasında hızla gidip gelmeye başlıyorum ve bu refleks bana pahalıya mal oluyor: Utanarak da olsa Zekeriya ve Sabiha Sertel’in mücadele dolu hayatlarının Türkiye bölümlerini paragraf, hatta sayfa atlayarak okuyup (ki 420 sayfalık kitabın 320 sayfalık bölümüne tekabül ediyor), “Budapeşte’de Radyo Günleri: Serteller Propaganda Radyoculuğundan Mutsuz” bölümüne ışınlanıyorum. Çünkü çiftin ‘Bizim Radyo’ günleri kitabın işte bu son bölümünde yer alıyor…

Bir komünist olduğu için Sabiha Sertel’in Türkiye Komünist Partisi’nin propaganda radyosundaki varlığını anlayabiliyordum ama komünist olmayan; dar kafalılık ve sekterlikten nefret eden Zekeriya Sertel’in o ortamda nasıl davrandığını merak ediyordum…

Merakımın cevabını buldum kitabın son 100 sayfasında, fakat ‘radyoculuk’ günlerinde Serteller’i izledikçe ilgim ve merakım bambaşka bir alana, içlerinde Nazım Hikmet’in de bulunduğu bir avuç sürgün komünistin aralarında yürüttükleri (1958-59 yılları) tartışmaya kaydı: Başlangıçtaki çizgisinden uzaklaşıp otoriterliğe kayan Demokrat Parti’ye karşı “bütün güçlerin birleştiği ‘tek cephe’ siyaseti mi doğrudur, yoksa ‘işçi sınıfı partisi’nin bütün ‘gerici’ güçlere karşı mücadele çizgisi mi doğrudur?”

Bu sayfalar arasında ilerlerken aklıma sürekli olarak bugünün Türkiyesindeki malum tartışma, daha somut olarak da günümüzün ‘tek cephe’sinin hep birlikte katıldığı “Erbakan’ı anma toplantısı” geliyordu.

Benzerlikler bundan ibaret değildi. Onlar da tıpkı bugünün ‘ilericileri’ gibi Kürt sorunuyla, 1915 Felaketinin taşıdığı sorunlarla ne yapacaklarını bilemez haldeymişler; bu sorunlar bugün olduğu gibi o zamanın ilericilerini de paralize ediyormuş. Yani o günlerin soluyla bugünün solunun problemleri, bitmez tükenmez tartışma konuları hep aynıymış.

İdeolojinin deli gömleği içinde gazetecilik

Fakat işin bu yanını bir sonraki yazıya bırakıyorum. Bugün Zekeriya Sertel’in (daha çok) ve Sabiha Sertel’in (daha az) mutsuz radyoculuk günlerinden söz etmek istiyorum. Böylece, bir sonraki yazıda ele alacağımız ‘tek cephe’ tartışmalarında ‘tek ve mutlak doğru’yu temsil ettiğine inananların neden hep sert, keskin ve suçlayıcı olduğu hususuna da bir giriş yapmış olacağız.

Parantez: Siz bana bakmayın, aklı başında birinin Serteller kitabının benim hızla okuyup geçtiğim yerlerini hızla okuyup geçmesi pek mümkün değil. Bu iki insanın, tanışıp evlenmelerinden sonra başlayıp siyasi sürgünlüklerinde devam eden özverili mücadelelerine hayran kalacak, siyasi görüşünüz ne olursa olsun bu bölümleri sindire sindire okuyacaksınız.

Neyse, parantezi kapatayım, yazardan ve kitaptan özür dileyeyim ve ‘kendi bölümüme’ geleyim…

Serteller, Türkiye’de biraz daha kalırlarsa tutuklanacaklarına emin oldukları bir anda yurtdışına gitmeye karar verdiler (1950). İlk olarak Paris’e yerleştiler. Sonra Sabiha Sertel’in Türkiye Komünist Partisi’yle ilişkileri, çifti Budapeşte’den Türkçe yayın yapan devlet radyosunda radyoculuğa taşıdı. Tabii bir devlet radyosunda Türkiye’den siyasi nedenlerle kaçan Türklerin çalışması devletlerarası ilişkiler açısından sakıncalıydı. O nedenle Sertellerin radyodaki varlığı ‘gizli’ tutuldu. Macar devleti bu konuda o kadar hassastı ki, spiker olarak haberleri okuyan Sertellerin arkadaşları Gün ve Necil çifti bile dinleyiciye Türkçe bilen Macarlar olarak takdim ediliyordu.

Bizim Radyo öncesi Budapeşte Radyosu günlerini Önce Korhan Atay’ın özetlemesinden, sonra da sözü verdiği Gün Benderli’den dinleyelim:

Korhan Atay: “Devlet üsluplu resmî habercilik yüzünden Sabiha ve Zekeriya için radyonun başlangıç günleri enikonu sıkıcıydı. Türkiye’nin önemli ve saygın gazeteci/yazar çifti, yazdıkları haberlerde emsalsiz bilgi ve deneyimlerinin bir katresini bile kullanma şansına sahip değildi. Bütün yazılar merkez redaksiyondan İngilizce-Fransızca gibi dillerde hazırlanmış olarak geliyordu. Sabiha ve Zekeriya’nın işi onları Türkçeye çevirmekten ibaretti. Gün’ün anımsadığına göre, Sabiha parti disiplinine riayet etme alışkanlığıyla, şikâyetlerini sineye çekip üstüne düşeni yapmaya çalışıyor, Zekeriya ise bu duruma hiç katlanamıyordu.”

Gün Benderli: “Zekeriye bey o keskin zekâsıyla durumu hemen kavramış olmalı. Bizimle ve tüm radyoyla dalga geçiyor. (…) Durmadan devamlı dinlediği BBC’den örnek vererek bizim aklımızı başımıza getirmeye çalışıyor. Demokrasinin ne olduğundan haberimiz bile olmadığını söylemeye getiriyor. Açık açık söylüyor da. Zekeriya beyin bu şekilde söylenmesine Sabiha hanım alışmış. Pek oralı olmuyor. ‘Ne yapalım Zikri, böyle işte!’ diyor.”

Her şeye rağmen Türkiye’den radyo yayınlarına gelen teşvik edici okur mektupları onların gazetecilik şevkini yeniden uyandırdı. İkisi de sert siyasi yorumlar yazmaya başladı. O sıralarda Macaristan ile Türkiye arasındaki diplomasi düzeyi çok düşüktü, o nedenle Macar resmî makamları bu yorumları pek fazla engellemiyordu.

Budapeşte’de Sovyet tankları

Hayat böyle giderken Macaristan’daki baskı rejimine karşı halkta giderek büyüyen tepki 1956’da ayaklanmaya dönüştü. Sovyet tanklarının müdahalesi ve birkaç bir Macarın ölümüyle sonuçlanan ayaklanma, onların Macaristan’da kalmasını imkânsız kıldı. Ardından da parti merkez komitesinden gelen görevlendirmeyle Bizim Radyo’yu kurmak üzere Doğu Almanya’ya gittiler. Daha doğrusu “önemli bir parti görevi için” oraya gidecekleri söylendi. Fakat bütün bunlar hiç kimseden fikir almadan, emir-komuta zinciri içinde yürütülüyordu. Koca koca insanların geleceğinin bu şekilde tayini rahatsızlık yaratmıştı ama “demokratik santralizm bu mudur” itirazlarını kimse dinlemedi.

“Demokratik santralizm”in yarattığı sorunlar Bizim Radyo’da da devam etti. Parti komiseri  İsmail Bilen sık sık ziyaret ettiği radyoda her şeyi denetim altında tutuyor, eleştiriye en küçük bir tahammül bile göstermiyordu. Bilen’in Sabiha Sertel’in rütbesini tenzil edip radyoda ikincil duruma getirmesiyle başlayan süreç Zekeriya Sertel’in istifasıyla sonuçlandı. Gruptaki parti üyelerinden biri olan Bilâl Şen, Zekeriya Sertel’i şöyle anlatıyor:

“(…) Sık görüşürdüm kendisiyle. Benim tanıdığım çok kaliteli bir aydındı. Fikirlerini sonuna kadar savunan geniş bilgi sahibi birisiydi. Komünistleri ‘et kafalı’ olarak görür, dar görüşlülükle suçlardı.”

Bilâl Şen’in aktardığına göre, Zekeriya Sertel eşi için de “O serbest düşüncesini söyleyemez, öğrendiklerini kalıp gibi tekrarlar” dermiş.

1962’de Sabiha Sertel’in de Bizim Radyo macerası bitti. Bilen onu da ekarte etmişti. Serteller, Türkiye Komünist Partisi’nin ricasıyla Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kendilerine bağladığı emekli maaşıyla geçinmek üzere, partinin gösterdiği yeni yerlerine; Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye taşındılar. Sabiha Sertel orada hayatını kaybetti. Zekeriya Sertel ve kızları Yıldız Sertel gitme mi kaçma mı olduğu tam belli olmayan bir biçimde Sovyetler Birliği’ni terk edip Paris’e gittiler. Zekeriya Sertel de orada vefat etti.

*Serteller, Korhan Atay, İletişim Yayınları, 2021.

  • Abone ol