• 8.05.2021 00:49
  • (121)

Ergenekon-Balyoz davaları sürerken, 2011’de Cemaat içinde büyük bir ‘atama krizi’ baş gösterdi. Bunun, davalara farklı açılardan bakan iki güç odağının iç mücadelesinin bir uzantısı olduğu yıllar sonra anlaşılacaktı. Eski Zaman gazetesi muhabiri Ahmet Dönmez, “Cemaat içeriden adım adım 15 Temmuz’a nasıl sürüklendi” başlıklı yazı dizisinin “Mahrem hizmetlerdeki güç savaşları” bölümünde bu süreci şöyle anlatıyor:

***

(…) 2011’deki bu atama krizi ile ilgili benim ulaştığım başka bilgiler, olayı çok daha başka boyutlara taşıyor.

Bu aslında başlı başına bir kitap konusu olabilecek büyük bir olay.

Fakat yeri gelmişken buraya not düşmek zorundayım. Çünkü 15 Temmuz‘a giden süreç için hayati önemde.

Bana göre Cemaat içerisinde yaşananlara bakarken “Ergenekon öncesi ve sonrası” diye ikiye ayırmak yanlış olmaz.

Bu operasyonlarla birlikte ‘mahrem hizmetler’in bünyesine giren virüsler çoğaldı çoğaldı ve arıza 15 Temmuz’da feci bir şekilde patladı.

2011 yılındaki bu atama krizinin arkasında da aslında Ergenekon-Balyoz süreçlerindeki anlaşmazlıklar vardı.

Hatırlayalım o dönemi…

Türkiye’de bir askeri vesayet gerçeği vardı, evet.

Derin devlet denen tartışılmaz bir olgu vardı.

Ergenekon denilen karanlık bir yapılanma vardı.

Darbeler, planlar, faili meçhul cinayetler, toplu katliamlar, provokasyonlar hep olmuştu ve o gün için de fazlasıyla vardı.

Bütün bu varlar içerisinde başlayan Ergenekon operasyonları, Türkiye’ye ilk kez kendi gerçeği ve geçmişi ile yüzleşme fırsatı sunmuştu.

Büyük şok dalgalarına rağmen ilk operasyonlar fazla itiraz çekmiyordu.

Kamuoyu desteği fazlaydı.

(…)

Fakat zamanla, yazılmamış bir kitap için gazete basan, muhabir bilgisayarlarına el koyan polisler de görmeye başladık.

Ne oluyordu?

****

Çok şey oluyordu.

Derin devlet bütün silahları ile süreci akamete uğratmaya çalışırken Cemaat içerisinde de bir güç sarhoşluğu başlamıştı.

Bünye içinde iki farklı anlayışın, iki farklı yaklaşımın, iki farklı zihniyetin kapışması yaşanıyordu.

Hangi iki farklı anlayış?

Bazıları şahin, bazıları da temkinliydi.

Bu mahrem birimlerin en tepesindekilerin oluşturduğu bir heyet vardı ve bu heyet, düzenli olarak bir araya geliyor, gündemi tartışıyordu.

O süreçte en önemli başlık Ergenekon, Balyoz ve türevi soruşturmalardı.

Şahinler; arada haksızlıklar olsa bile daha seri, daha geniş kapsamlı ve daha agresif gidilmesi taraftarıydı. “Fırsat bu fırsat, mümkün olan en çok sayıda menfi insan tasfiye edilmeli,” görüşündeydiler.

Buna karşılık bazı Cemaat imamları, yavaş da olsa sağlam gidilmesi ve hukuktan taviz verilmemesi noktasında ısrarcıydı.

Meselâ ‘şahin’lerin başında, “Deniz imamı” İsmail Kokuroğlu (Sezai) geliyordu.

Kokuroğlu, Ergenekon-Balyoz dönemine rengini veren en önemli adamlardan biri. Bir diğeri de onun altında görev yapan Özcan Aytuluner’di (Mithat).

Süleyman Sargın ve Adil Öksüz de Kokuroğlu gibi düşünüyordu.

Bu isimlere göre Deniz ve Hava Kuvvetleri üstüne düşeni yapıyor, ama Kara’ya bakan “Hacı Murat” müstear adlı Ali Semerci ayak sürüyordu. Onun sürece zarar verdiği ve kendilerine zaman kaybettirdiği fikrindeydiler.

Bu da beraberinde bazı agresif yöntemleri gündeme getirecekti.

Hedefteki şahsı soruşturmalarla bir şekilde iltisaklı hale getirebilmek için zorlama yorumlara veya farklı yöntemlere başvurulmaya başlandı.

****

Ne gibi mi?

Biliyorsunuz, o soruşturmaların bazılarında ‘sahte’ olduğu iddia edilen dijital deliller vardı.

Cemaat içi kaynaklardan topladığım bilgilere göre bu iddiaların çoğu aslında doğruydu.

Yani gerçekten de sahte deliller hazırlanmıştı.

Bunu bizzat o sahtecilik işlerinde kullanılan kişilerin anlatımından biliyorum.

Şöyle ki…

Özellikle Ergenekon sonrası farklı soruşturmalarla operasyonlar genişlemişti. Bilhassa Balyoz, Fuhuş ve Askeri Casusluk soruşturmalarında sahte dijital deliller kullanıldığı kabul ediliyor.

Cemaat’in tepe noktalarında bilmesi gereken herkes biliyor bunu.

İzah da edemiyorlar.

Bazıları kendilerine de yalan söylendiğini ve durumu sonradan öğrendiklerini ama işin işten geçtiğini savunuyor.

Bazıları da “Bu şer cephesi ile başka türlü mücadele edilemezdi. Bu bir savaş. Savaş halinde bunlar oluyor maalesef,” tezine sarılıyor.

Ama şimdi aynı silah Cemaat’e karşı kullanılıyor.

****

Nasıl bir savaş bu?

Örneğin, birçok gerçek suçlunun arasına, tek ‘suçu’ Cemaat’e karşıt olmak veya düşmanlık etmek olan, dolayısıyla da engel teşkil ettiği tespit edilen kişiler de torbalara doldurulmaya başlandı.

Bunlar için ‘menfiler’ deniyordu.

İzmir Askeri Casusluk soruşturması zaten Ankara’da hemen her devlet dairesine sıçramıştı. Başbakanlık, İçişleri, Dışişleri, Maliye ve diğer kurumlardan fuhuş yaptığı tespit edilen ‘menfiler’ de ‘casusluk’ torbasına sokularak tasfiye ediliyordu.

Zaten bir kere gözaltına alınması veya soruşturmaya adının karışması yeterliydi. Bu sayede itibarı sarsılan, sicili bozulan veya iktidarın gözünden düşen isimler bir bir görevinden uzaklaşıyordu.

Fakat o dönemde yapılanların Cemaat karşıtlarında nasıl bir bilenmeye yol açtığını, nasıl bir intikam ateşini harladığını ve bunun 15 Temmuz’da karşımıza nasıl çıktığını takdirlerinize bırakıyorum.

****

Bunun dışında, farklı farklı yerlerde bilgisayarlara USB ile ‘delil yükleme’ yöntemi de uygulandı.

Eğer bir ‘menfi’nin aleyhine hiç suç delili yoksa, onunla aynı iş yerinde çalışan biri üzerinden bilgisayarına USB takılıyor, içindeki dosyalar yüklenip siliniyor, polis baskınında gözaltı oluyor ve bilgisayar imajlarında geriye dönük taramalarda bu dosyaların izine rastlanıyordu.

Bu kaç kere olmuştur, sayısını bilmem mümkün değil.

Fakat ben birkaç tanesini net biliyorum.

Geçmişte kamuda çok kritik yerlerde görev yapıp da bizzat bu USB’leri yerleştirdiğini itiraf eden eski devlet memurları ile konuştum. Bu suç olduğu için elbette kimliklerini açıklamak istemiyorlar. Fakat vicdanen rahatsız oldukları için de bu tür şeylerin yapıldığının artık bilinmesini istiyorlar.

Hem onların isimleri hem de hangi tarihte, nerede, kimin bilgisayarına yükleme yaptıkları bilgileri bende mahfuz.

Hatta başka itiraflardan da öğrendiğim kadarıyla bazen başkalarının bilgisayarına USB takıp içindeki dosyaları kopyalama yoluna tevessül edenler de olmuş.

Bu tür taleplerle gelen ‘abi’sini reddedenler de var.

Hatta bir ‘abi’nin “Yapacaksın!” dediği şeye bir başka ‘abi’nin “Sakın onu dinleme. Kesinlikle reddet!” dediği vakalarla da karşılaştım.

Yani bu her birimde, insanlar arası, anlayışlar arası, yöntemler arası bir ayrışmaydı.

****

Bir de bana konuşmayıp da bu süreçte Cemaat’in ‘ilgili’ kişilerine bilgi verenler var.

Bu delillerin üretilmesinde rol olan mühendislerden bazılarının onlara açıkça itirafta bulunduklarını öğrendim.

Ulaştığım bilgilere göre, hangi belgeleri nasıl, nerede hazırladıklarını anlattılar.

O ‘ilgili’ kişiler bunları raporladı.

Şu anda bunları Cemaat içerisinde bilenler biliyor.

Fakat detayları benimle paylaşmaya yanaşmıyorlar.

Ama ilginçtir, gereğini de yapmıyorlar. Tabanın bilmesini de istemiyorlar.

Bana göre orada da bir tıkanma sözkonusu.

****

Daha da önemli olan kısmına geleyim…

Bu sahtecilikler ta o zaman da Cemaat içerisinde farkedilmişti.

Yani operasyonlar devam ederken…

Meselâ 2003 orijinli belgelerde, o tarih itibariyle olmayan yazı fontunun kullanılması, o tarihte olmayan sokak isimlerinin, hastane, şirket, dernek, AVM adlarının yer alması, yine o tarih itibariyle henüz hizmete geçmemiş olduğu halde MOBESE kayıtlarından bahsedilmesi gibi…

Ve, yukarıda bahsettiğim daha başka soruşturmalardaki bazı dijital deliller de…

Bu skandallar, Cemaat’in mahrem birimlerinde de sert tartışmalara yol açtı.

Bu işin arkasında Kokuroğlu (Sezai) ve Aytuluner’in (Mithat) olduğu iddia edildi.

Buna göre, onların ‘bilişim birimi’ndeki mühendislere hazırlattıkları bu ‘deliller’, ya asker üzerinden Emniyet’e ulaştırılıyor veya bir şekilde polislerin bunları baskınlarda bulması sağlanıyordu.

Burada bir parantez açıp bu ‘bilişim birimi’nden söz edelim.

Daha önceki bölümlerde biraz bahsettim.

Bu birimin en önemli özelliği şuydu: Devletin bazı kritik kurumlarının dijital arşivi buraya yedeklenmişti.

Ellerinde muazzam bir bilgi havuzu vardı.

Bunun dışında, Cemaat’in hususi birimlerinin elinin altında sahadan toplanmış istihbarat havuzu da bulunuyordu.

Her birim, kendine bağlı sivil ve askerî memurlardan belgeler ve şifahi bilgiler topluyordu. Bunlar da güvenli bilgisayarlarda veya harddisklerde depolanıyordu.

Haliyle bu bilgilere sahip olan yukarıdaki kimi sivil abiler, bunların içinden işine yarayan kısımları, bu birim vasıtası ile ‘belgeye’ dönüştürmeye başladı.

Mantık biraz da şöyle işliyordu: Diyelim ki bir narkotik ekibi uzunca süredir bir uyuşturucu çetesini takip ediyor. Ellerinde itirafçılar var, dinleme kayıtları var ama bir türlü suç üstü yapamıyor. Uyuşturucu ticareti yaptıklarından eminler. Fakat delillendiremiyorlar. Operasyonun tehlikeye gireceğini anladıkları anda baskın yapıyor ve mekana uyuşturucu koyarak bunları çeteden ele geçirilmiş gibi adli işlem yapıyor.

****

Burada da benzer bir durum var.

Ellerindeki istihbarat havuzu ile kendi kişisel dünya görüşleri, inançları, motivasyonları veya hırsları birleşince bazı isimleri hedef yapmaya başladılar.

Mümkün olduğunca en fazla ‘menfi’yi tasfiye etme hevesine kapıldılar.

Operasyonları götürmek istedikleri yere doğru polisi de adliyeyi de sürüklediler.

Bazı polisler de bu durumun farkına vardı ve iş büyüdü.

Cemaat içi kanallara haber gönderdiler.

Elimdeki teyidli bilgilere göre, “Biz doğru ve sağlam bir operasyon yürütüyoruz. Elimizde zaten güçlü deliller var. Ama birileri bu işi sulandırıyor. Haklı operasyonlara gölge düşürecekler. Bunun sorumlularını bulun ve gereğini yapın,” diyorlardı.

Bu da içeride büyük bir gerilime yol açtı.

Mahrem birimlerde görev yapan birçok kişi, sahte deliller üretilmiş olmasına tepki gösterdi.

****

İşte şimdi bu noktada, yazının ana konusuna geliyoruz.

Yani 2011 atama krizine…

Yukarıda da değindiğim gibi, “Kara Kuvvetleri imamı” Ali Semerci (Hacı Murat), aşırı yaklaşımlara ve sahteciliklere tepki koyanların başında geliyordu. “Bunlara gerek yok. Zaten yeterince delil var. Temkinli ve tedbirli gitmek lazım. Yaptığınız büyük yanlış,” anlamına gelecek şeyler söylüyordu.

“Deniz Kuvvetleri imamı” İsmail Kokuroğlu ve “Hava Kuvvetleri imamı” Adil Öksüz (Namık) ise öyle düşünmüyordu.

Semerci’ye en fazla karşı çıkanın Kokuroğlu olduğu anlatılıyor. 

“Şu anda elimizde bir sürü imkân var. Hazır fırsat bulmuşken bunları bir daha ayağa kalkamayacak hale getirmek gerek. Muhtemel Ergenekoncuları da bu vesile ile elemine etmeliyiz,” anlayışında olduğu iddia ediliyor.

Yani bir çuval açmışlar ve ‘muhtemel’ olarak gördükleri kişileri de o çuvala koyuyorlardı.

Ve bunu da o heyet toplantılarında açık açık savunuyorlardı.

Bunda Gülen’in, aynı süreçte yaptığı bir mahrem sohbette söylediği iddia edilen, “Türkiye’nin bugünkü meseleleri mutlak adalet ile çözülemez,” ve “Cerrahlar bazen kanserli hücreleri temizlerken neşteri şöyle biraz genişten, biraz derinden vururlar. Arada sağlıklı hücreler de gider ama en azından urları temizlerler ve kısa vadede bir daha nüksetmesinin önüne geçerler,” şeklindeki sözlerinin etkisi var mıdır, bilmiyorum.

Belki de birileri bu sözlerden yorum çıkarıp işi sahte delil üretmeye kadar vardırmıştır, kim bilir.

Daha önce de ifade etmiştim; Gülen’in ağzından çıkan sözlerdeki bir milimlik açı, Türkiye’ye ulaşıp operasyonlara yansıyana kadar devasa bir boşluğa dönüşebiliyordu. Yani kapı ardına kadar açılıyordu.

****

İşte bu dönemde Kokuroğlu’nun, Aytuluner ile birlikte Amerika’ya Gülen’i ziyarete giderek, “Hocam, Murat Bey (Ali Semerci) operasyonlara takoz oluyor. İşleri yavaşlatıyor. Sürece zarar veriyor. Arkadaşları engelliyor,” diye şikâyet ettiği yönünde iddialar var.

Buna karşılık Semerci’nin de Gülen’e giderek bu ikisini şikâyet ettiği ve açık açık bu şahısların sahte delil ürettiğini söylediği ileri sürülüyor.

Bilgiler, normalde Gülen’in başlarda Semerci’yi koruduğu yönünde.

Ergenekon konusunda Semerci gibi düşündüğü, temkinli olmak ve delillere göre hareket etmek gerektiğini söylediği yönünde aktarımlar var.

Ama ne oluyorsa zamanla Gülen de Semerci aleyhine dönüyor.

Belki bunda şunun da etkisi olabilir.

Semerci, zaten epeydir bu grubun hedefindeydi.

Onu yetersiz ve beceriksiz buldukları; konumunun hakkını verememek ve işini iyi yapmamakla suçladıkları ve artık görevi bırakması gerektiği yönünde kulis yaptıkları öne sürülüyor.

Hatta bu sözünü ettiğim ‘mahrem heyet’ toplantılarında Ali Semerci’nin adının, yarı şaka yarı ciddi “AKP’li”ye çıkarıldığını da işittim. Ona “İçimizdeki gizli AKP’li misin?” şeklinde sık sık takıldıkları anlatılıyor.

Yine benim ulaştığım iddialara göre, bu dönemde Gülen’e Semerci aleyhinde mektuplar da yazılıyordu.

Diğer bazı mahrem birim sorumluları ile birlikte Balıkesir’de bir mandıra açtığı, bunun için Tarım Kredi Destekleme Fonu’ndan yüzbinlerce TL fon kullandığı ve lüks arabalara bindiği gibi şikayetler vardı.

Gülen’in de bu mektuplardan etkilendiği ifade ediliyor.

Ancak iddia o ki, daha sonradan, yani 2011 Eylül ayındaki sözkonusu tayinlerden sonra bir araştırma yapılmış ve Semerci’nin lüks bir arabasının olmadığı anlaşılmıştı.

Balıkesir’de birkaç kişinin ortak yaptığı hayvancılık tesisi ise kısa sürede batmıştı.

****

İşte bu 2011 atama krizi, böyle bir arkaplan üzerine yaşanmıştı.

Süleyman Sargın ve İsmail Kokuroğlu’nun, atamalardan önce Gülen’le görüşmeler yaptığı, Sargın’ın kimi isimleri şikayet ettiği ve Eylül ayındaki tayinlerin bunun arkasından geldiği yorumları da bu arkaplana dayanıyor.

Gülen’in Osmanlıca el yazması mektubu ile kararlar açıklanmış; Semerci, Kara’dan alınırken yerine İsmail Kokuroğlu getirilmişti.

Emniyet’in başına da Sargın tayin edilmişti.

Sonrası daha da önemli.

Adım adım 15 Temmuz’a götüren süreç, böyle başlıyor.

İddialara göre karşı bir hamle sonucu Gülen’in kararları geri çekmesi, İsmail Kokuroğlu cephesinde büyük bir hayalkırıklığına yol açmıştı.

Mahrem birimlerdeki en önemli kişiler olacakken bir anda oyunun dışında kalmışlardı.

Yani bir anlamda Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuşlardı.

Kokuroğlu’nun daha sonra “Maç daha bitmedi. Bunun ikinci devresi var, herkes bunu görecek,” diye meydan okuduğu da dillerde.

Gerçi tam tersine, hiçbir itirazda bulunmadan ve ‘gıkını dahi çıkarmadan’ yeni tayin yeri ABD’ye geçtiğini söyleyen de var ama Kokuroğlu gibi ‘şahin’ ve ‘agresif’ bir karaktere bu ne kadar uyuyor, emin değilim.

Burada bence en önemli soru şu: Eğer 2011’de bu ekip işbaşına gelseydi, hadiseler nasıl ve nereye evrilecekti?

Gerçi bunu da 5 yıl sonra öğrenecektik.

****

Bu arada Ali Semerci’nin de İsmail Kokuroğlu’nun da bu konuyla ilgili sorularıma cevap vermediğini bildirmek isterim.