Sinirlenecek bir şey yok, sadece verdiğiniz sözü tutmanız isteniyor…

  • 9.12.2021 06:52

‘İmza’nın bütün tartışmaları bitirdiği sözleşmeler çağının içindeyiz… Özel hukukta bile bir kişi herhangi bir taahhüdün altına imzasını basmışsa, o taahhüdü yerine getirmek zorunda; imza varsa, imza sahibinin olası bütün itirazları hükümsüz sayılıyor: “İyi de imzan var kardeşim! Ne yapabiliriz ki, imzan var işte, bak” deniyor.

Artık ne tehdit edildiğine dair yeminler işe yarar ne de “imzalamasaydım şu olacaktı bu olacaktı” diye sıralanan birtakım insani gerekçeler. Hangi otorite devredeyse o, “İmza namustur” der ve tartışmayı bitirir. Onun üstüne de bir daha kimse söz söyleyemez.

Bir nevi imza sayılan şifahi söz vermelerde mesele bu kadar katı değildir ama, orada da sözünden kıvırmak isteyenin karşısına aynı gerekçeyle çıkılır:

“Tamam kardeşim, imzan yok da söz vermedin mi bana?..”

“Verdim ama, bak sonra neler neler oldu…”

“Ben anlamam kardeşim, işte bak kendi ağzınla söylüyorsun söz verdiğini…”

Altında TC devletinin imzası bulunan uluslararası belgeler

Türkiye, Avrupa Konseyi’nin yalnız 47 üyesinden biri değil 12 kurucu üyesinden biri. Konsey, kuruluşundan sonraki yıllarda üyelerin uyması zorunlu bazı prensipleri ve kurumları sözleşmeler halinde yazıya dökmüş; bunların her birinin altında Türkiye’nin de imzası var.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu kurumlardan biri. Bir de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) var. Bu kurum ve sözleşme birbiriyle bağlantılı.

AİHS, 4 Kasım 1950’de İnsan Hakları Bildirisinde bulunan hakları topluca güvence altına almak için Avrupa Konseyi üyelerinin üzerinde anlaştıkları metnin adı… Bu metin esasen insanların insan olmaktan kaynaklanan haklarını, doğası gereği onları kısıtlamak isteyen ‘milli’ devletlere karşı korumak amacıyla yazılmış bir metin. Metin, bu haklarının kendi devleti tarafından ihlal edildiğini düşünen her bireye, AİHS’ye dayanarak kendi devletlerini Avrupa Konseyi’ne şikâyet etme hakkı veriyor. Avrupa Konseyi bu amaçla 1959’da bir yargı mekanizması kurmuş, onun adı da AİHM.

Tekrar etmek pahasına: Türkiye, bütün bunları kendi rızasıyla kabul etmiş, imzasını basmış.

İmzaları orada dururken devletin yaptıkları

Şimdi de olana bakalım: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osman Kavala adlı bir yurttaşını bazı iddialar öne sürerek tutuklamış, bir buçuk yıl süreyle iddianamesini bile yazmadan cezaevinde tutmuş, neden sonra iddianamesini yazmış, yargılama sonucunda da mahkeme beraatine hükmetmiş. Fakat o da ne? Ülkenin cumhurbaşkanı tam o anda araya giriyor ve “Perde arkasında Soros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı içerideydi, bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar” diyor. Sonrasında beraat kararını veren mahkeme heyeti hakkında soruşturma açılıyor, Kavala da serbest bırakılması gereken gece, aylar önce tahliye edildiği başka bir dosyadan tekrar tutuklanıyor.

Verdiği sözü yerine getirmemekle övünen bir devlet

İşte bütün bunlar yaşanırken AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan haklarının ihlal edildiğini söyleyerek kendisine müracaat eden TC Devleti vatandaşı Osman Kavala’yı haklı buluyor ve tutukluluğuna son verilmesini istiyor.

Peki, “Evet, ben AİHM’nin bütün kararlarını -doğru bulsam da bulmasam da- uygulayacağım” sözünü hem de imzasıyla veren TC devleti ne yapıyor? Yukarıda anlattığım şeyi yapıyor ve kararı uygulamıyor. Üstelik de bunu, bir başka ‘ihlal’ kararı karşısında devletin başındaki kişinin gösterdiği tepkide olduğu gibi sanki övünülecek bir şeymiş gibi yapıyor. (Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kasım 2018’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin eski HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş hakkında verdiği ‘ihlal’ kararına devletin uymayacağını şu sözlerle anlatmıştı: “AİHM’in verdiği kararlar bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz.” Nitekim öyle oldu, tıpkı Kavala örneğinde olduğu gibi ‘karşı hamle’ yapıldı ve Demirtaş için bir başka davadan tutukluluk kararı verilerek AİHM kararı geçersiz kılındı.)

Bakanlar Komitesi kararına karşı çocuk-devlet savunmaları

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, AİHM kararına uymadığı gerekçesiyle TC Devleti hakkında ihlal prosedürünü harekete geçirme kararına karşı devletin öne sürdüğü itirazlara gelince… Onlar da haksız olduğunu bilen fakat bunu laf salatasıyla bulandırmaya çalışan bir çocuğun itirazlarını andırıyordu.

Önce, bir TC mahkemesinin AİHM kararını uygulayarak Kavala’yı tahliye ettiği fakat aynı gün bir başka mahkemenin başka bir davadan tutukluluk kararı çıkarttığı hatırlatıldı ve “gördüğünüz gibi biz aslında AİHM kararını uyguladık, fakat ne yapalım ki bir başka mahkeme yeniden tutuklama kararı verdi” dendi. Tabii, yeni tutuklama kararının bir ‘karşı hamle’ olduğu düşünüldü ve kimse tarafından ciddiye alınmadı.

Bakanlar Komitesi’nin kararına Dışişleri Bakanlığı’nın yazılı açıklamayla gösterdiği tepki de yine bir çocuğun tepkisinden farksızdı. Devlet, bu defa AİHM kararına uymadığını kabul ediyordu ama bir yandan da soruyordu: “Sadece ben mi uymadım?” Yani devlet savunmasını açıkça “tamam ben yaptım ama başkaları da yaptı, tutarlı ol, onlara da ceza ver” temeline oturtmuştu:

“AİHM kararlarının icrasını denetleyen Bakanlar Komitesi’nin gündeminde halen çok sayıda karar bulunmaktadır. Kavala kararından daha eski olan ve başka ülkeler hakkında ve konularda da uygulanmayan kararlar varken, özellikle Kavala kararının sürekli olarak gündemde tutulmasını tutarsız bir yaklaşım olarak görüyoruz. (…) Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, insan hakları sisteminin etkinliğini sürdürmek istiyorsa tarafgir ve seçici tutumunu bırakıp, AİHM kararlarının uygulanmasını tüm üye ülkeler yönünden tarafsız bir yaklaşımla ele almalıdır.”

Yani: “AİHM kararlarına uyacağız” diye söz verip sözünün altına imzasını koyan devletle “AİHM kararları bizi bağlamaz” diyen aynı devlet…

Yine: “AİHM kararları bizi bağlamaz” diyen de, sıkışınca “aslında karara uyduk ama bakın bir başka bağımsız mahkeme aynı gün başka bir davadan tutuklama kararı verdi, eh, bağımsız yargı karşısında devlet olarak boynumuz kıldan ince; biliyorsunuz değil mi, yargı sizde olduğu gibi bizde de bağımsız… Şimdi devlet olarak bizden o mahkemenin kararına uymamamızı ve Osman Kavala’yı serbest bırakmamızı istemezsiniz değil mi” diyen de aynı devlet.

Ve nihayet: Savunmasını “Tamam, kabul, altında imzam olduğu halde uymadım AİHM kararına, tamam da bir ben miyim uymayan; tutarlı ol, aynı şeyi yapan başka ülkeleri de cezalandır” üzerine kuran da aynı devlet.

Hangisi daha haysiyetli? Ne olursa olsun sözünde duran bir devlet mi, yoksa sözünde durmadığı için kâh kabadayılık kâh çocukluk eden bir devlet mi?  

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.