Atilla Aytemur
Atilla Aytemur

Gazete: Serbestiyet

“Yan yana ve birarada olanlar”ın çağrısı

  • 10.06.2017 00:00

 Geçtiğimiz günlerde önemli bir gelişme oldu. Çeşitli mesleklerden, kurumlardan ve gruplardan sayıları bini aşan aydın, 31 Mayıs 2017 tarihinde İstanbul Taksim Point Otel’de yaptıkları basın toplantısında, bireysel imzalarıyla bir çağrı yayınladılar. Olay çok sınırlı da olsa bazı medya organlarında yer buldu.

Malum, referandumun hemen ardından başta AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere hemen bütün büyük siyasî güçler kendilerini 2019’un zorlu mücadelesine hazırlamaya girişti. Buna, ana muhalefet partisi CHP, iktidarın gayri resmi ortağı MHP ve diğer partiler de dahil.

Bu bakımdan, içinde farklı eğilimleri barındıran “Hayır” cephesine mensup aydınların da şimdiden çalışmaya başlamış olmaları anlaşılır bir durum.

Bu çağrının dikkat çeken bazı noktalarını paylaşmak ve hedeflenen çalışmanın bazı güçlüklerine dikkat çekmek istiyorum.

Endişeler…

“Bu ülkenin ortak sahipleriyiz” diyen imzacılar, 16 Nisan 2017 sonrası oluşan siyasal yönetim modeline itiraz ediyor; 2019’da yapılacak seçimlere kadar bu duruşlarını siyasal ve toplumsal yelpaze içinde daha da genişletmek istiyorlar.

Bu amaçla da, çağrılarına destek veren imza sayısının on bini aşmasını ve takiben, muhtelif il ve ilçelerde konuyu yurttaşlarla görüşmek üzere toplantılar düzenlemeyi hedefliyorlar. 

Söz konusu çağrıyla “Ortak vatanda ortak yaşam kurmak, korumak, geliştirmek için… ayrım gözetmeksizin 80 milyon yurttaşa” seslendiklerini söylüyorlar.

Kimlikler  ve karşıtlıklar etrafında ayrışmak yerine dayanışmak istediklerini; gelişmelerin seyrinden, hakların ihlali ve özgürlüklerin kısıtlanmasından, toplumsal vicdan yitiminden, mal ve can güvenliği yoksunluğundan, toplumdaki ahlaki aşınma ve duyarsızlıktan endişe duyduklarını vurguluyorlar.

Demokratik talepler

Yeni yönetim sistemini “Tek adam rejimi ve parti devleti” olarak niteleyen imzacılar, Meclisin etkisizleştirildiğini belirtiyor; muhalefete tehdit ve baskı yapıldığına, kamu çalışanlarına, akademisyenlere, medya, yargı ve güvenlik mensuplarına yönelik keyfi uygulamalar olduğuna dikkat çekiyorlar. 

Bunlardan hareketle “OHAL’in kaldırılmasını... hukuk ve adalet güvenliğinin tesisini... Meclisin yasama ve denetleme yetkisinin güçlenmiş olarak yeniden getirilmesini... şeffaf ve hesap veren devlet için adım atılmasını... oy ve sandık güvenliğinin sağlanmasını” talep ediyorlar.

Yurttaşları, partileri, sivil girişimleri ve kanaat önderlerini hukuk devleti, katılımcı idari yapı,  özerk ve eleştirel düşünceye dayalı eğitim sistemi, halklar ve ülkelerle eşit haklar temelinde işbirliğine dayalı barışçı bir siyaset gibi ilke ve değerler etrafında güçlerini ortaklaştırmaya çağırıyorlar.

Bir halk hareketi neden olmasın

Söz konusu gruptan Prof. Dr. Gençay Gürsoy’un yaptığı açıklamaya göre, gelişmeler umdukları doğrultuda giderse, ifade edilen çerçevede ve fikri zeminde yükselen geniş yelpazeli ve yoğun katılımlı bir halk hareketinin doğma potansiyeli ve bunun siyasete tahvil edilmesi ihtimali de söz konusu. Bunu da ileride ele alıp tartışmayı da düşünüyorlar.

Prof. Gürsoy bu çalışmaya destek veren çevrelerin ve genel olarak “Hayır” cephesinin homojen olmadığı gerçeğinden hareket ederek, kimseyi kırmızı çizgilerinin üzerine yürüyüp birbirinden uzaklaştırmak niyetinde olmadıklarını, herkesin ortak rıza gösterdiği hedefe birlikte yürümeyi amaçladıklarını da ilave ediyor.

Hiç şüphesiz asgari müşterekte buluşmayı hedeflediklerini, ancak Kürt halkının taleplerini dikkate alan ve barışçıl çözüm yoluna itiraz etmeyecek siyasetlerle yanyana olmaya bilhassa özen göstereceklerini vurguluyor.

“Hayır” demek yetmez…

Sadece “Hayır” üzerine odaklanan bir anlayışlarının olmadığını; parlamenter sistem ve başkanlık konusunda referandum döneminde dile getirdikleri pozisyonu sürdüreceklerini belirtiyor; olan bitenden huzursuz ve rahatsız olan AK Parti seçmeniyle diyalog gelişmeye çaba göstereceklerine işaret ediyor.

Öncelikli taleplerini ise OHAL’in kaldırılması olarak belirlediklerini anlatıyor.

                                                      *          *          *

Bildiriyi ve grup adına yapılan açıklamayı mümkün olduğunca aktarmaya çalıştım.

2019 seçimleri hiç kimse için kolay olmayacak

İktidar partisinde gözle görülür bir metal yorgunluğu yaşandığını bizzat AK Parti genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan söylüyor. Başta büyük şehirler olmak üzere yerel yönetimler iktidarın yumuşak karnı. FETÖ davalarındaki ağı geniş atma ve önüne geleni kanıtlı kanıtsız tutuklama halleri mağduriyetlere tavan yaptırıyor. Darbe gerekçesi hayli gerilerde kalan OHAL artık fazlaca can sıkıyor. Tutuklu gazeteciler sorunu sürüyor.  Ekonomiyi toparlamak bir iki ayda olacak iş değil. İşsizlik can yakıyor.

Dış politikada sorunun biri bitmeden diğeri başlıyor. İçeride çatışmalar ve şehitler, sınırda ise yangın var. Türkiye hep diken üzerinde. Geleneksel dost ve müttefiklerinin neredeyse hiçbiriyle ilişkisi, klasik güven ve karşılıklı çıkar havasında bile yürüyemiyor.

Referandum kıl payı kurtarıldı ama toplumun yarısının gözünde hukuksal ve siyasal meşruiyeti tartışmalı.

Dolayısıyla AK Parti ve Erdoğan açısından 2019 seçimleri, 2017’yi aratacak kadar zor geçecek. Bazı önemli sorunları çözüp geride bırakması, bazı toplum kesimlerinin talepleri karşılaması icap edecek. Bunların da sanıldığı kadar kolay olmadığını, 15 yıldır denenen bir iktidarın yeniden toplumsal rıza sağlamasının (hele de başkanlık sisteminde) Türkiye’de bile kolay olmadığını görmemiz gerekiyor.  

Güçlükler…

Asıl konumuz olan bildiriye gelince, orada da hayli problem var. Ama imkanların da olduğu muhakkak.  Öncelikle, iktidar açısından yukarıda sıralanan güçlüklerin, uygun yaklaşımlarla ele alındığı takdirde muhalefet açısından imkana dönüşeceği malum. Bu nedenle onları bir yana bırakıp güçlüklerle ilgili boyuta kısaca değinmek istiyorum.

“Hayır” cephesinin yüzde 48.6’lık oyunun homojen bir sosyolojiyi ifade etmediğini biliyoruz. Bazı politik motivasyonlar bu rakamın bir biçimde, dağılmadan 2019’a taşınması ihtimalini güçlendirse de, madalyonun diğer yüzünde bazı temel sorunlardaki pozisyonlar bunun sanıldığı kadar kolay olmadığını, ciddi politik esneklik gerektirdiğini gösteriyor.     

Örneğin “hayır”  diyen milliyetçi eğilimli grup ve seçmenlerin Kürt sorununa yaklaşımı bilindiği gibi çok farklı. Hatta bu farklılık karşıtlık boyutuna kolaylıkla sıçrayabiliyor. Bildiride bu konuda bazı hassasiyetler açıkca ifade edilmiş. Bu durumda “Hayır” cephesini büyütmek bir yana, dağıtmadan olduğu gibi 2019’a taşımak için yeni bir dil ve davranış gerekiyor. Suriye’de ve sınırlarımız içinde yaşananlar bu konuyu daha zorlaştırsa da, başka seçenek görünmüyor.

7 Haziran 2015 sonrasında yaşanan “yeni devrimci halk savaşı,” “özyönetim” ilanları ve hendek-barikat muharebeleri, özellikle batılı seçmende bazı kanaatlerin yerleşmesine yol açtı. 2019’a doğru bunların olumlu yönde değişmesi için hiç şüphesiz HDP’nin ve onu destekleyen çevrelerin yeni bir dil, söylem ve davranış modeline ihtiyaçları olacak. Bu konuda en çok canı yanan taraflardan biri de onlar. En etkili ve dönüştürücü tavrı geliştirmesi gerekenler arasında ilk akla gelenler de onlar. Bu yöndeki her adım “Hayır” blokunun dağılmadan, hattâ daha da güçlenerek gelecek seçimlere taşınmasını kolaylaştıracak.    

Haklı ve meşru muhalefet nasıl olacak?

Diğer önemli bir nokta, başkanlık sisteminin fiilen yürürlüğe girmesi, işlemesi ve hükmünü yürütmeye başlaması hadisesidir. Bir süre sonra çok sayıda uyum yasası da değişip yürütmeye hazır hale gelecek.

Hal böyleyken, sistemi bu çerçevede işletecek ve halk, kendilerine tayin edilmiş yeni rolleri yerine getirecek başkanı, meclisi ve yerel yönetimleri seçmeye hazırlanırken, onu tamamen ters yönde değiştirmeyi, (üstelik parlamenter sistemi iyiden iyiye güçlendirerek) eski haline getirmeyi öngören bir siyasal program, topluma nasıl anlatılacak?  “Hayır” blokunda yer alan siyasi parti, grup, çevre ve bireylerin üzerinde anlaşıp topluma deklare etikleri ortak bir siyasal metin olmadığı takdirde, seçmen bu söylemin ciddiyeti ve dönüştürücü gücüne nasıl inanacak?  Hem mevcut çerçevenin içinden konuşmak, hem de o çerçeveyi tamamen değiştirmeye seçmeni ikna etmek, bunun dilini bulmak kolay olmasa gerek.

Çünkü talep edilen, 2017 itibariyle ve daha sonrasında yürürlüğe girmiş olan yeni sistemi ve tamamlayıcı unsurlarını tamamen terk edip, güçlendirilmiş eskiye dönme teklifi olacak. Bu durumun seçmenleri ikna etmek bakımından çok ciddi bir efor gerektireceği çok açık. Daha önemlisi, “Hayır” cephesindekilerin kendi aralarında böyle bir asgari mutabakatı sağlayacak esnekliği gösterip gösteremeyecekleri belli değil. Katılımcı, farklılıkları sorun etmeyen, öncelikler konusunda uzlaşma becerisi gösterebilen olgun bir siyasal kültürün sergilenmesi, asıl bu noktada olacak. 

Diğer bir nokta da, 2019 seçimlerine kadar “Hayır” cephesinin AK Parti iktidarının uygulamalarına karşı ne tür bir mücadele hattı izleyeceği.

Referandumun tartışmalı sonuçları ve OHAL uygulamaları nedeniyle iktidara karşı mücadeleyi salt sokağa indirgeyen, haklı olmayı ve meşruiyet hassasiyetini umursamayan, iktidardan kaynaklanan her olaydan yeni “Gezi Direnişleri” çıkarma arayışında olan bir zihniyet, hiç şüphesiz “Hayır” cephesinin her kesimden seçmenler arasında büyümesini zora sokacaktır.  Bu bakımdan 2019’a giderken, geride bıraktığımız dönemin deneylerinden hareketle muhalefetin haklılık ve meşruiyet zemininde mücadelesini büyütmeye, güç toplamaya ve seçmen desteği kazanmaya özen göstermesini bekleyebiliriz. En azından CHP, HDP, SP, Akşener ve arkadaşları referandum döneminde bunun yeterince farkındaydılar.

Özetle, bu aydın girişimi önümüzdeki iki yılın dikkatle takip edilmesi gereken sivil siyasal aktörleri arasında yer alacak gibi görünüyor.

                                                      *          *          *

Bir kitap: Ufuk Uras, Velhasıl

Değerli arkadaşım, 23. Dönem İstanbul milletvekili, ÖDP kurucu genel başkanı Ufuk Uras’ın, hayatını, akademik çalışmalarını ve siyasal faaliyetlerini ele aldığı otobiyografisi geçtiğimiz günlerde Doğan Kitap yayınları arasında çıktı.

Solda anı yazımı kısmen mevcut olmakla beraber, otobiyografi yazımı daha sınırlı. Ufuk Uras’ın otobiyografisi özellikle 12 Eylül darbesi sonrasının düşünsel, siyasal ve sendikal hayatının sol ve sosyalistler açısından ele alınmasında birinci elden bir kaynak özelliği taşıyor ve tarihe önemli notlar düşüyor. 

Özellikle Sosyalist Sol’un hem zihinsel evrenini anlamamıza, hem de örgütsel dünyasını ve tarihten gelen açmazlarını görmemize ciddi katkısı olacağına inanıyorum. Bu nedenle de siyasetle ve yakın tarihle ilgilenen okur ve dostlarıma tavsiye ederim.     

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.