Atilla Aytemur
Atilla Aytemur

Gazete: Serbestiyet

HDP’de yeni dönem

  • 23.02.2018 00:00

 Görsel ve yazılı medyada uzun zamandır fazla yer verilmeyen, hattâ bariz ambargo uygulanan HDP, ancak geçtiğimiz günlerde, olağanüstü polis tedbirleri altında yaptığı kongresi ve genel başkanlığa tartışmalı şekilde veda eden Selahattin Demirtaş nedeniyle tekrar gündemde yer aldı.

Demirtaş’ın yalnız genel başkan seçilmemesi değil, yargılandığı dâvâda yaptığı savunmasında öne çıkardığı bazı konular da kamuoyunun ilgisini çekti.

Bu yazıda savunması değil, genel başkanlığa veda edişiyle bağlantılı bazı meselelere değinmek istiyorum.

Hasip Kaplan’ın tweet’i

İzleyenler hatırlayacaktır; Demirtaş’ın avukatı Hasip Kaplan’ın attığı bir tweet genel başkanlık konusunda HDP’de ve hayli derinlerde süren bir anlaşmazlığın su yüzüne çıkmasına neden olmuştu.

2012 yılındaki kuruluşundan bugüne partide kimi anlaşmazlıkların yaşanması ve bunların bazen kamuoyuna yansımasına karşın, parti üye ve taraftarları arasında ilk kez bu kadar sert tartışmaların yaşandığı görüldü.

Tarafların değişik anlatılarının ortada dolaşmasına karşın, net olan bir şey varsa, o da HDP’deki “tayin edici güç odağı”nın bazı gerekçeler ileri sürerek Selahattin Demirtaş’ın yeniden başkan olmasını istemediğiydi. İtiraz eden üye ve bileşenlerden, bu kararlarının bir “hak” olarak görülmesini, anlayışla karşılanmasını ve üzerinde tartışma yapılmamasını açık ve net olarak istiyorlardı.

Bu sonuca ulaşmak için de parti içi “diplomasi” yapıldığı ve geniş katılımlı “ikna” toplantıları gibi mekanizmaların kullanıldığı görüldü.

Demirtaş, bağımsız bireylerin adayı

Hal böyleyken, farklı düşünen delege ve taraftarlar sosyal medyada sert tartışmalar yürüttü ve “Demirtaş genel başkan adayımızdır” şeklinde bir imza kampanyasıyla HDP kamuoyu ve delegelerini etkilemeye çalıştı.

Kongre gününe gelindiğinde her iki taraf için umulan sonucun elde edilemediği ortaya çıktı. Bir yandan, söz konusu “tâyin edici güç odağı” Demirtaş’ı isteyenleri bir türlü tam olarak ikna edemedi ve dolayısıyla, şeklen de olsa “görüş birliği” görüntüsüne ulaşamadı. Bazı kesimlerin tepkilerine rağmen, özellikle gruplar dışındaki bireysel delegeler arasında Demirtaş’ı aday gösteren imzalı önergeler hazırlandığı, önlemlere karşın ayrı stand kurulmaya çalışıldığı ve delegelere hitap etmek için söz alma girişimlerinin olduğu, ancak hiçbirinin sonuç vermediği basına yansıdı. 

Öte yandan, muhalifler de başarıya ulaşamadı. Delegelerden toplanan imzalar ve verilen önergeler, kongre divanı tarafından Demirtaş’ın kendisinden alınan ve salondaki perdeye yansıtılan ıslak imzalı “aday değilim” beyanıyla göğüslenince, onu isteyenlerin artık yapacağı başka bir şey kalmadı.

2014 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’a karşı “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla kendisinin ve HDP’nin popülaritesini yükselten Selahattin Demirtaş, bu sefer kendi partisindeki en güçlü odağın  “seni genel başkan yapmayacağız” şeklindeki iç kararıyla başkanlığa veda etti.

Zor günler

Bilindiği gibi HDP, bu kongreye zor ve sıkıntılı günler yaşayarak geldi.

Hemen bütün belediyeleri Ak Parti’nin kayyum politikasıyla elinden alındı. Eşbaşkanları gözaltı ve tutuklamalardan başını kaldıramadı. Bir hayli milletvekili, belediye başkanı, parti yöneticisi, üyesi ve taraftarı da tutuklu durumda.

Parti bir süredir iradi olarak direnmeye devam etse bile, bu gözaltı ve tutuklamalarda ifade bulan baskılar nedeniyle, kimi yerlerdeki üye ve taraftarların parti örgütleri ve faaliyetinden uzak durma eğilimi, özellikle Batı’da dikkat çekici bir örgütsel zayıflamaya yol açıyor.

Halen TBMM’nin üçüncü büyük partisi olmasına karşın, siyasette ve medyada ısrarlı şekilde muhatap alınmıyor ve yok sayılıyor.

HDP’nin bir dönemi kapandı

Kongre bir anlamda bu süreci durdurmak ve tersine çevirerek yeniden yükselişe geçmek için tasarlandığı izlenimi veriyor.  

Kongreye onca kitlesel katılımın olmasına, solun bazı bağımsız aydınlarına Parti Meclisi’nde yer verilmesine, başkanlığa getirilmeyen Demirtaş’ın bu kurulda birinci sıraya konmasına rağmen, genel başkanlık konusunda yaşanan gerilimin gölgesinin kongre üzerine çöktüğü, bazı kesimlerde gözardı edilemeyecek bir kırılmaya yol açtığı belirtiliyor.

HDP’nin yaklaşık altı yedi yıllık kısa tarihini gözden geçirirsek... İlk dönemde Türkiye’nin sorunları için dile getirilen politik yönelim ve başta sol-sosyalist güçler olmak üzere topluma yapılan çağrılarla kıyasladığımızda, (geride kalan bu dönemin önemli dönemeçlerinde yaşananların gösterdikleriyle birlikte) bu son gelişmenin, parti açısından bir devrin kapanmasına vesile olduğu söylenebilir.

Demokratik değişim ve dönüşümün partisi olacaktı

Kuruluş döneminde HDP, Türkiye’nin kimini tarihten devraldığı bütün sorunlarına kapsamlı ve radikal bir değişim ve dönüşümü öngörüyordu. Böyle bir demokratikleşme amacıyla, bütün mağdur dinamiklerin ortak bir zeminde buluşması ve bu sürecin asli aktörleri olarak siyaset sahnesinde yer almalarının partisi olarak görülmüş ve tanıtılmıştı.

Sosyalist ideoloji ve düşüncenin kimi politik parti ve çevreleri, ülkenin mevcut etnisite, inanç, ve kültür çeşitliliğini temsil eden kişi ve grupları, demokratik siyaset zemininde ve böyle bir yasal şemsiye altında ciddi bir değişim ve dönüşüm mücadelesi verilebileceğine inandılar. HDP  çatısı altında yer aldılar ve ona destek verdiler.

Bu bir araya geliş, önceki yıllarda yaşanan “Sol’un birliği... sosyalistlerle Kürt siyasetinin seçim ittifakı... ortak bağımsız adaylar girişimi... bin umut adayları” gibi politik buluşmaların üst düzeye sıçratılması ve sürekli kılınması gibi görülüyordu. Hattâ zaman içinde HDP’de “bileşen olma” durumundan, bir zamanlar TİP’te olduğu gibi organik bir buluşmaya geçilebileceği umut ediliyordu.

Bu Türkiye projesi toplumda karşılığını buldu ve Kürt meselesinde özellikle Batı illerindeki yurttaşlarda eskiden görülen katı yaklaşımın değişmesinde bir dönem önemli rol oynadı.

Suriye iç savaşı sihri bozdu

Partinin, Kürt sorununun barış ve müzakere yoluyla çözümünü hedefleyen “Barış ve Çözüm Süreci”yle paralel giden yükselişi, seçimlere giderken ve Suriye iç savaşının etkileri Türkiye’ye sert bir şekilde yansımaya başlayınca, giderek yavaşlamaya; sonrasında yaşanan olaylar ve izlenen politikalarla ise duraksama ve gerilemeye dönüştü.

Gezi Olayları ve 17-25 Aralık 2013 FETO operasyonları sırasında HDP oldukça makul bir yerde durdu. Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği genel seçimleri sonrasında, özellikle de Suriye iç savaşında yer alan güçlere yaklaşım, HDP’nin Türkiye projesini, söylemini, üye ve taraftarlarını politik bakımdan zorlayan, dolayısıyla bütün konumunu sarsan ve çok zayıflatan bir gelişme oldu.

Üçüncü büyük parti nasıl bu noktaya geldi?

Bunda, PKK’nın bölgesel politika ve tercihleri, Irak ve Suriye’de yaşanan savaşlar, Türkiye’deki siyasal şartlar ve iktidarın politikaları, bizzat HDP’nin yapısal özelliği, bunun partiye taşıdığı politik zorunluluklar ve getirdiği sınırlar gibi birçok faktör rol oynadı.

Bu bağlamda, HDP’nin merkez yönetimlerinin, eşbaşkanlarının, üyelerinin ve taraftarlarının, 2014 sonbaharından itibaren ve özellikle de 7 Haziran 2015 sonrasında yaşananlar karşısında nasıl bir açmaza düştüğünü ve bariz bir tıkanma yaşadığını her aşamada gördük.

“Barış ve  Çözüm Süreci”nin çökmesinin, PKK ile sertleşen çatışmaların, özyönetim ilanları ve hendek savaşlarının, Irak ve Suriye’de IŞİD’e (DEAŞ/DAEŞ) karşı sürdürülen savaşın ülkeye yansımalarının, Suriye iç savaşında PKK/PYD/YPG’nin ABD destekli varlığı ve politikalarının Türkiye ile karşı karşıya gelmesinin iç politik iklime getirdiği sertleşmelerin... ve bütün bu hususlarda HDP tarafından ortaya konan politik tercihlerin en azından tartışmalı niteliği, kimi zaman düpedüz yanlışlığı ya da yetersizliği, bu bağlamda zikredilmeli.

Parlamentonun üçüncü büyük gücünün nasıl adım adım etkisiz bir siyasal özne haline geldiğine üzülerek tanık olduk.

Şüphesiz iktidarın OHAL uygulamaları ve demokrasinin olağanüstü sınırlanması da bu partinin durumunun daha da ağırlaşmasına neden oldu. “Barış ve Çözüm Süreci”ni başlatan AK Parti’nin bu noktaya gelinmesinde oynadığı rol da hakkında birçok değerlendirme ve eleştiri yapılabilir. Parlamentodaki bir partinin başkan, yönetici ve üyelerinin bu denli baskı görmesi, ne demokrasi ve ne de  insan hakları adına asla kabul edilemez.

Lâkin bu hem yazımızın asıl konusu değil, hem de HDP’nin bugün bu noktaya gelmesinde kendisinden kaynaklanan zaafları perdeleyecek ve örgütün politik hatalarını hafifletmek için başvurulacak mazeret olarak kullanılmamalı.

Herhalde, ne geriye dönük yeni ve kurgusal anlatım denemeleri, ne de sahiciliği zayıf gerekçelerle zaman kaybedilmesi bu parti için isabetli olmayacak.

Kuruluşundan farklı bir HDP

Artık HDP’de çok şey değişti. Toplumun bütün mağdur dinamiklerini, farklı kimliklerden, inançlardan ve kültürlerden duyarlı yurttaşlar ve aydınları bağrında toplayan,  demokratik siyaset zemininde Türkiye’nin radikal demokratik değişim ve dönüşümünün partisi olma iddiası maalesef hayata geçmedi.

Halen bünyesinde söz konusu kesimlerden belli oranlarda üye ve taraftar, bağımsız bireyler ve bazı aydınlar olsa bile, parti ağırlıklı olarak Kürt varlığı ve tercihlerinin belirleyici olduğu bir zemine oturdu.

Şüphesiz HDP kuruluş programında yer alan birçok şeyden vazgeçmiş değil. Ama bir partiye rengini veren ve onu tamamlayan da çoğu zaman programının ötesindeki şeylerdir. HDP açısından da böyle bir durum oluştu.

Son dönemde yapılan kamuoyu araştırmalarında parti bazen barajın biraz altında, bazen biraz üstünde görünüyor. Buradan hareketle,  HDP’nin şu sıralar esas olarak Kürt kimliği etrafında bir siyasal duyarlılık sergileyen seçmen kitlesine gelip dayandığı söylenebilir.

Hattâ, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ile arasında önemli bir fark kalmadığı da ileri sürülebilir.

Özetle, HDP’nin 2012’de çok sayıda grup, çevre ve bireyle başlayan eski hikâyesi ve projesinin sonuna gelirken, yeni bir hikâye yazması için yeterli zeminin bulunduğu da görülüyor.

Kürt kimlikli HDP de demokrasinin ayrılmaz parçası

Belki birçok siyasal çevre ve kişi açısından HDP’nin böyle bir noktaya gelmesi üzüntü kaynağı olsa bile, Kürt sorununun çözülemeyip boylu boyunca ortada durduğu bir ülkede, kendini tamamen bu konuya hasretmiş bir partinin mevcut olmasında, demokrasi ve çoğulculuk adına hiç de üzülecek bir durum yok.

Berraklaşan yeni kimliğiyle HDP, kendisinin kısa ve Kürtlerin uzun tarihinden çıkaracağı derslerle hem Türkiye’de demokrasinin yeniden inşasında, hem de Kürt sorununun bu topraklarda barışçı ve demokratik bir çözüme ulaşmasında kritik rol oynayabilir.

HDP halen ve her şeye rağmen çok önemli bir siyasal aktördür. Temsil ettiği oy gücü, sorunlarını seslendirdiği yurttaş topluluğu görmezden gelinemez.  Onu görmezden gelme ve siyasal platformlardan aşağı itme yaklaşımının ülkeye bir faydası da yoktur, doğru da değildir.

Sonuçta, HDP’nin yükselme ve gerileme döneminin önde gelen siyasal aktörü olarak Demirtaş’ın eşbaşkanlıktan gidişinin, içinde son derece önemli meseleleri barındıran sembolik bir siyasal olay olmasının ötesinde, HDP’de bir devrin kapanması anlamına da geldiğini söylemek yanlış olmayacak.

Bununla birlikte, ülke sorunlarının çeşitliliği ve kapsamı; normalleşmeye, demokratik ve köklü değişimlere olan ihtiyacımız; demokrasinin bütün boyutlarıyla hayat bulması için toplum olarak sergilediğimiz talep ve arzu dikkate alınırsa, kimsenin HDP’yi görmezden gelmek gibi bir lüksü olabileceğini sanmıyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.