Danıştay kararı ne olursa olsun, önümüzdeki günlerden, olmadı haftalardan ya da aylardan itibaren ilkokullarda her sabah "Andımız" söylenecek mi, söylenmeyecek mi?

Sorunun cevabını iktidarın büyük ve küçük ortakları verecek ve ikisinden birinin dediği olacak. Çünkü her biri ötekinin tam zıddı görüşte.

Şimdilik bize seyretmek düşüyor.

Tırmık ise dün başladığı ama sığdıramadığı için bugüne ertelediği yerden devam etsin.

* * *

Dün kaldığımız yere dönelim.

Yugoslavya'dan yeni göç etmiş bir Boşnak ailenin Türkçeyi yazmak, okumak bir yana doğru dürüst bile konuşamayan, ilkokulda sınıf ve sıra arkadaşım Tuncay, her günkü gibi "Andımız"ı hep birlikte okuyup yerimize oturduğumuzda bana eğilip sordu:

- Aydın be, biz Boşnağız. Niye ben de Türküm diyorum?

Çocuk kafam ve bilgimle cevap veremedim.

Yıllar yıllar sonra benim yakışıklı "kirvemNecmettin Büyükkaya da kulağıma eğilip anlattı:

- İlkokulda hani "Türküm, doğruyum, çalışkanım" diye hep bir ağızdan söyletirlerdi ya, babama "Baba Türküm denilen yerde ben söylemiyorum" dedim. Güldü. "Peki. Ama anlaşılmasın, ağzını söylermiş gibi oynat. Öyle yap ki başımız belaya girmesin" dedi. Ben de hep başlarken ağzımı oynatırdım. Sen ne yapardın?

Ne denir bu soruya:

- Ben Türküm oğlum, Kürt değilim ki. Ben söylerdim.

Söylerdim. Ama benim de sorularım vardı. Anneme "Anne, komşu İsmail amca Türk değil değil mi" diye sordum, o da "Nerden çıktı şimdi bu" dedi. Anlattım. "Siz kendi aranızda İsmail amca için ‘Tembelin teki, bütün gün sırtüstü yatıyor' diyorsunuz ya..."

Annem güldü. Sonra mavi gözlerini kocaman açıp "Sakın bunu başka yerde, başkalarının yanında söyleme, çok kızarım" diye uyardı.

* * *

Ama ben T24 yazarı, siz T24 okurları artık çocuk değiliz. Ana babalarımıza çocuksu sorular sormak yerine her şeyi, bu arada yeniden gündeme gelen "Andımız"ı da ciddi ciddi sorup sorgulamak hakkımız olsa gerek.

"Andımız" 1933'te dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından yazılmış ve bir yönetmelikle ilkokullarda her sabah yüksek sesli ve hep birlikte okunması emredilmiştir.

Amaç, parçalanan Osmanlı İmparatorluğu'nda hemen her kavim "ulusal" bilince kavuşmuş, kendi "ulus devlet"ini kurmuşken bu alanda çok geç kalan Türkler'e ulusal bilinç kazandırmaktı. Andımız da Türkiye Cumhuriyeti'nin dilde, tarihte, ekonomide bir "Türklük" bilinci yaratma çabalarının çocuklara dönük halkalarından biriydi.

Okul tatili dışında her gün okunduğu için çocukların belleklerinde silinmez bir yer etmiştir. Nitekim ben bugün de herhangi bir kaynağa bakmaksızın "Andımız"ı söyleyebiliyorum. Sanırım sizler de öylesinizdir.

1972'ye kadar Andımız şöyleydi:

"Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, ulusumu özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun."

12 Mart generalleri Andımız'a şöyle bir ek yaptılar:

"Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, hiç durmadan yürüyeceğime and içerim. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!"

* * *

Ben beş yıl ilk biçimini söyledim. Çocuk kafamda beliren ilk sorular çok önemli değildi. Nihayet tembel komşumuz İsmail amcanın çalışkan olmadığına göre Türk olamayacağından ibaret çocuksu bir akıl yürütmeydi.

Ama sonra daha ciddi sorular sormaya başladım.

Adım adım gidelim.

Her sabah "Türküm" diyen çocukların içinde Balkan Savaşı'ndan itibaren göç dalgalarıyla gelmiş Müslüman Boşnak, Pomak hatta Arnavut çocukları da vardı.

Çoğunluğu artık İstanbul'da yaşayan Rum, Ermeni, Yahudi çocukları…

Sonra Güneydoğu illerinde, Siirt'in, Urfa'nın, Siverek'in, Mardin'in etnik kökenleri Arap ve anadilleri Arapça olan çocuklar…

Karadeniz kıyılarında Türk olmayan, anadilleri de Türkçe olmayan Abhazlar, Hemşinliler, Gürcüler, hatta çoğu Türkleşmiş Lazlar…

Ve tabii Kürtler…

Bu çocukların tümü de her sabah "Türküm" diye başlayan Andımız'ı okumak zorundaydı. Çocuk bilinçlerinde bu "çelişki" kimilerinde cılız, kimilerinde çok güçlü ve keskin olarak yer etti.

Devam edelim: Doğruyum, çalışkanım…

"Eğer Türk'sen doğrusun, yalan senden uzaktır. Çalışkansız. Tembellik senden uzaktır" vurgusu çok açık.

Peki her sabah milyonlarca çocuk güne niye böyle bir "yalan"la başlatılır? Daha çocukken ve büyüdükçe yalancılar ve tembeller olduğunun, hem de sayıları azımsanmayacak kadar çok olduğunun görülmeyeceğini, bilince çıkarılamayacağını sanmak ve ummak nasıl bir aymazlıktır?

Devam: Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, ulusumu özümden çok sevmektir.

Küçükleri korumayı ülkü edinmeyi anlamak mümkün. İtiraz eden de pek çıkmaz. Ama "Büyüklerimi saymak"ı nereye sığdıracağız? İster yaşça büyük olsun, ister hani "devlet büyüğü" deyiminde anlatılmak istenen "büyük"lerden olsun, büyüklerin tümünü saymak de nereden çıktı?

Bir dinbazı, bir faşisti, bir sahtekârı, bir hırsızı, bir yetim hakkı yiyeni, bir asalağı, bir zorbayı salt büyük diye saymak olsa olsa budalalık olmaz mı?

Ya "yurdumu, ulusumu özümden çok sevmek"e ne demeli?

Yurdumu anlayabiliriz. Orada büyüdük, yakınlarımız oradadır, taşında, toprağında, denizinde, dağında anılarımız birikmiştir. Elbet severiz. Severiz de "özümüzden" yani kendimizden çok sevdiğimizi söylemek yalancılığın dik âlâsı değil midir?

İnsanlık tarihinde topu topu 250-300 yıllık bir geçmişi olan "ulus" kavramına göre aynı ulustan olanları özümden çok sevmek de nereden çıktı ya da çıkarıldı dersiniz?

Sona yaklaştık: Varlığım, Türk varlığına armağan olsun…

Varlığımı niye armağan etmem gerektiğini çocukken anlamamıştım; şimdi anlamamak ne söz, açıkça reddederim. Kaldı ki kişinin varlığı etnik kökenine armağan edilebilir mi; bunun akılla, izanla, mantıkla açıklanması mümkün mü?

Ne kaldı?

"Ne mutlu Türküm diyene!"

Valla ben soran olursa "Türküm" diyorum. Çünkü Türküm.

Ama bu benim için niye bir mutluluk nedeni ya da kaynağı olsun?

Siyasal göçmenlik yıllarımda görünüşü Alman'a benzemeyen bir taksi şoförü meslektaşa "Nerelisin, nerdensin" diye sormuştum. Kasım kasım kasılarak cevaplamıştı:

- Almanım ve Alman olmakla gurur duyuyorum.

Ben de içimden "O-ha dallama" deyip yürümüştüm.

Yine Frankfurt'ta, "durgun zekası" ile ünlü bir Yunan şoför arkadaş "Tarih ve medeniyet benim atalarımla başladı" diye kostaklanınca, fırlama bir Hırvat şoför "Bu, yine ilkokula giden çocuğunun tarih kitabını okumuş. O kitaptan ötesini anlayamıyor" demiş, bize de kahkaha atmak düşmüştü…

Yani mutluluğu sanırım ulusal kimliğimizde, etnik kökenlerimizde değil başka yerlerde aramamız daha akıllıca olacak.

* * *

Bu gereğinden çok uzamış Tırmık'ı burada noktalayayım. Bakarsınız bir işgüzar savcı "Türklüğe hakaret"davası açmaya kalkar. Durup dururken sabıkalarıma sabıkalar eklenir.

En iyisi siz bu Tırmık'ı okuyadurun, ben bu yazıdan sonra üstüme yağacak küfürleri göğüslemek için konyak stokumu gözden geçirmeye gideyim…

  • Abone ol